HARUN TOKAK

Ömür biter yol bitmez

Benim çocukluğum dağlar arasındaki küçük bir köyde geçti.

O yıllarda şehre ulaşım at arabaları veya trenle olurdu. Yirmi km.’lik yolu bazen yayan gidenler bile olurdu.

Günlerden bir gün dağlar arasındaki küçük köyümüze bir otobüs geldi.

Köylüler o gün bayram ettiler. Otobüse binen insanlar artık yirmi dakika içinde şehrin kapılarına dayanıyorlardı. Köyümüze gelen o ilk minibüsün ön bölümünde tavana boydan boya çekilmiş püsküllü açık mavi tenteneli bir şeridin üzerinde “ömür biter yol bitmez” yazıyordu.

O zamanlar o yazıyı anlamakta zorlanıyor, şehre vardığımızda işte yol bitti diye düşünüyordum.

Şimdi köye ilk gelen o otobüsün yolcularının hemen hepsi köyün girişindeki servilerin altında önlerinde geçen yolcuları seyrediyorlar.

Meğer ömürler bitiyor ama yollar ve yolculuk hiç bitmiyormuş.

Üç ay boyunca sürecek olan manevi maraton günleri geçtiğimiz Perşembe yeniden başladı.

Güllerin Efendisi bir gün bir mezarlıktan geçerken orada yatanların yürek yakan halleri karşısında sarsıla sarsıla ağlayarak; “şurada yatanlar Receb ayında bir gün bile oruç tutsalardı, maruz kaldıkları şu durum başlarına gelmeyecekti” buyururlar.

O çocukluk yıllarında Ramazan’ın ilk şafak pırıltısı olan Regaib gecesinin gelişini ve mübarek akşamların sıraya girişini, köyde sadece varlıklı bir-iki ailede bulunan lüks lambasının tıslayarak evimizin önündeki yoldan geçişinden anlardım.

Şimdi mübarek akşamlarda elinde lüks lambası taşıyan o insanlarda köyün mezarlığında yatıyorlar.

Köyde elektriğin olmadığı yıllarda, köyün karanlık sokaklarını bir sevinç dalgası gibi aydınlatan ve bizi büyük bir heyecanla peşinden koşturan o lüks lambası, caminin kıble tarafındaki pencerenin önüne konulurdu.

Mütevazı mabet, güzel yüzüne mehtabın ışığı vurmuş nurlu bir derviş gibi aydınlanır, yıl boyunca hiç olmadık kadar kesif bir ışığa kavuşmanın sevinciyle kendinden geçerdi.

Çok sonraları öğrendiğim Peygamberimiz’in (s.a.v)bir sahabe için söylediği; “Sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini böyle aydınlatsın”  sözüyle bu olay arasında hep bir irtibat kurmuşumdur.

İlk yıllarında kuru hurma yaprakları yakılarak aydınlatılan Peygamberimizin mescidi bazen duman içinde kalırdı.

Bu duruma üzülen gözü gönlü aydın bir Sahabe, Şam’a gittiği sırada Hristiyan yapımı bir kandil satın alır ve onu hurma dalları ile kaplı mescidin tavanına asar.

Bazıları bu duruma itiraz ederler.

‘Sen nasıl oluyor da Hristiyanların kilisede kullandıkları bir aleti getirip mescide asıyorsun?’ diyerek kızarlar.

Akşam namazında mescide gelip de bir çanak içinde yanan fitilin külsüz, dumansız etrafı aydınlattığını gören Güllerin Efendisi tebessüm ederek sorar:

‘Kim getirdi bunu mescidimize?’

O sahabe biraz da çekinerek:

-‘Ben Şam’dan getirdim efendim.’

Allah Rasulü:

‘Ey Tamim Dari! Sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini böyle aydınlatsın.’ buyurur.

Bu nurlu sözden kıyamete kadar Allah’ın mabetlerini aydınlatan herkese bir hisse düştüğünü düşünmüşümdür hep.

Köyümüzün hocası nur yüzlü güzel bir insandı. Gençti. Gözleri çakmak çakmaktı. Sesini güzel kullanırdı. İyi bir hatipti.

Üç aylarla ilgili ilk bilgileri o lüks lambasının tıslamalarının aydınlığında o hocadan dinlemiştim;

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyorlar:

“Yâ Rabbi! Bize Recep ve Şaban’ı mübarek eyle ve bizi Ramazan’a ulaştır.”

“Receb Allâh’ın, Şaban benim ve Ramazan ümmetimin ayıdır.”

Receb tohum ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.

O güzel günlerden aklımızda kalan üç aylarla birlikte meleklerle bir maratonun başladığıdır.

Ilgıt ılgıt maneviyat meltemlerinin esmeye başladığı köyümüzde o güzel insanların kimi pazartesi perşembeleri; kimi mübarek ayların başında, ortasında, sonunda; kimileri dağları, tepeleri aşan, engelleri bir bir geride bırakan büyük bir maratoncu gibi üç ay boyunca aralıksız oruç tutardı.

Gök kapılarının gıcırdayarak açıldığını ve ilahi bir sesin;

“Rabbinizin mağfiretine, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşunuz, bu cennet takva sahipleri için hazırlandı.”  dediğini duyar gibi olurduk.

Canlı cansız her bir şeyin üzerine füsun ışıkları yağar, elektriksiz köyümüz, ışıksız, mahyasız aydınlanırdı.

Regaib akşamı ile birlikte bayrama kadar sürecek olan bir koşu, bir koşuşturma başlardı.

Evlerde temizlik yapılır, yufkalar tavanlara kadar yığılırdı.

Ulu günlere doğru yaklaştığımızı her geçen gün biraz daha derinden hissederdik.

Mübarek akşamların ilki olan Regaibi, canlı cansız bütün varlıklara üç ay boyunca sunulacak olan kainat çapındaki bir orkestrasının ses ve enstrüman denemesi olarak kabul ederdik.

“Yarışacaksanız böyle şeyler için yarışınız” ilahi sedası yankılanırdı yüreklerde.

Bir sonraki aydınlık durakta sırasını bekleyen Mirac ise; hazırlığını yapmış gerilime geçmiş ruhlara, yukarlara yükselmek için ışıklı bir merdiven görevi görürdü.

Beraat gecesi ise; arınmış yunmuş yıkanmış bir halde tetikte bekleyen duru ruhlara mağfiret meltemleri ile gelirdi.

Hele ramazan bütün bir ihtişamıyla ufukta görününce her bir şey ebedi renklere bürünür, günlerin ve gecelerin tadı bir başka olurdu.

Ramazan sevinci ve şavkı, bu mübarek gün ve gecelerde Rablerine yönelen insanların yüzlerinde şavkır da geceleri geçtikleri yolları ışıksız aydınlatırlardı.

Kadir gecesine gelince ondaki coşku sağanağı hiçbir şeyde olmazdı.

Kadirşinas kullar, ancak bin aylık bir gayretle elde edilebilecek bir feyiz bahçesine dalmış gibi, Kadir fecrinin ışıkları yüzüne yansır, kucakları üç ay boyunca devşirdikleri çiçeklerle dolup taşardı.

Geceler, nazlı bir gelin gibi harem kapılarını vefalı kullara açar ve gece yiğitlerinin gönülleri ötelerden gelen ışıklarla dolar taşardı.

Elektriğin olmadığı o geceler mi, yoksa mahyalarla, avizelerle parlayan şimdiki geceler mi daha aydınlık bilemiyorum.

Gülden ve laleden rengini alan gönüllerin başkaca bir ışığa ihtiyacı olacağını sanmıyorum.

Ömrümüzün en bereketli günleri idi o kuru yufkayı ıslatıp da yediğimiz yoksul günler.

Bazen elimi yanağıma dayıyor, gözlerimi kapıyor ve duygularımı dinliyorum.

Köy camisindeki şadırvanın başında yüksek sesle Kelime-i şahadet getirerek abdest alan o ulu insanları seyrediyorum.

İftar vakti her akşam ayrı bir evden gelen sıcak katmerlerin kokusu dokunuyor yüreğime.

Arab Osman’ın davulun sesini duyuyorum sahur gecelerinde.

Karanlık sokakları tıslayarak aydınlatan lüks lambasının peşinden koşuyorum köydeki arkadaşlarımla birlikte. Acıktığımı hissediyor, toprak damın üstünde, akşam ezanı okuyacak olan müezzini gözlüyorum. Bir darağacı gibi başımızın üzerine dikilen yakıcı güneşin altında sırtımda heybe köy yolundan istasyona doğru koşuyorum. Tren koşuyor, ben koşuyorum.

İlahi rahmetin “siz başı-boş değilsiniz, siz sahipsiz değilsiniz, sizin bir sahibiniz var” dercesine coştuğu o güzel günlerin ve gecelerin içindeyiz yine.

Üç ay boyunca sürecek olan bu kutlu yolculuk bir bayramla yine noktalanacak belki ama yollar hiç bitmeyecek. Köyün karanlık sokaklarında lüks lambası taşıyan, ramazan davulu çalan, yanık sesini canlı cansız bütün varlıklara dinleten, şadırvanın başında kelime-i şahadet getirerek abdest alan insanların şimdi hiç birinin bizimle birlikte üç aylar yolculuğuna çıkamadıklarını görünce; köy midibüsünün ön bölümündeki tavanında yazılı olan o söz geliyor yine hatırıma.

“Ömür biter yol bitmez.”

One thought on “Ömür biter yol bitmez”
  1. Değerli ağabeyim yolum yolunuzla ve sizinle ülkemde bütün yolların tıkandığı bir dönemde ankarada kesişmişti o çileli günler çok şükür arkada kaldı.O günlerin ve sizlerin değerini bilemedik benim gözü yaşlı büyüğümün gözü yaşlı kardeşi Allah(cc) sizdende ondanda ebedn razı olsun dualarınızda bir yer bulabilmek ümidiyle.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.