HARUN TOKAK

Sükutun çığlıkları

Kararsız bir Sonbahar günüydü.

Yağmur yağmak istiyor, sonra birden vazgeçiyordu.

İnsanın ne giyeceğini, yanına ne alacağını bilemediği günler.

Ömrü, okyanus ötesi gurbetlerde geçen kardeşimiz Kemal Bey’in babasının cenazesine yetişmek için yollardaydık.

Trafik her zamanki gibiydi.

Dura kalka kat ediyorduk yolu.

Trafik de sonbahar havalarına kaptırmıştı kendini.

Kararsızdı…

Bahçelievler Camii’ne vardığımızda kalabalık bir cemaat avluda bekliyordu.

Uzaktan yakından, duyan herkes oradaydı.

Kemal Bey, babasıyla birlikteydi.

“Babacığım hayatında hiç bu kadar başında duramadım, geçmişin telafisi için işte yanındayım” der gibiydi.

Ara sıra Türkiye’ye geldiğinde İzmir’deki hasta babasına uğrayamadığı zamanlar olurdu.

Babasından haber almadan da duramazdı.

Bu kısa gelişlerde akrabalarında bile kalamazdı. İstanbul’daki akrabalarım babama haber verirler ve babam gücenir, diye hep kuytu köşe otellere atardı kendini.

Babasına uğrayamadığı zamanlar derin bir ızdırap duyardı. Birlikte getirdiği misafirlerden de uzun süre kopması imkânsızdı;

onu da göze alamazdı. O kadar emek boşa gidecek, diye düşünür dururdu.

Son gelişi yine çok önemli işlerin takibi içindi.

Babasının durumunun ağır olduğunu öğrendi.

Hastanede günlerce babasının başucunda kaldı.

Yalnız bırakamıyordu babasını.

Babası gözlerinin içine bakıyor, gitmesini istemiyordu. Yapması gereken işler vardı ve pek çok insan onu bekliyordu.

Günlerce hastaneden takip etti işlerini.

Babasının başucunda taziyeleri kabul ederken metin görünmeye çalışıyordu.

Caminin avlusundaki musallanın üstünde yeşil örtülere bürünmüş sükûn içersinde duruyordu babası.

Derken minarelerden ezanlar kanatlanmaya başladı. Yeşil örtünün altındaki insan son defa dinliyordu ezanları.

Öğle namazını müteakip, gencecik yiğit yüzlü arkadaşları, babasını cenaze arabasına kadar taşıdılar.

Hava kararsızdı.

Gri bulutlar da kararsız bekleşiyordu. Mevcut trafik çilesine, yağmur çiselemeleri de karışmıştı. Ağır aksak ilerliyorduk.

Derken Topkapı Mezarlığı’na geldik.

Birden sonsuzluğun en tatlı esintileri yayılıverdi içimize.

Mezarlığın sakinleri servilerin altında sükûn içinde yatıyorlardı.

Sükûtun çığlıkları duyuluyordu.

Düşündüm ki bu çığlığı duymayan insan hiçbir şeyi duyamazdı herhalde.

Taze ıslak bu kabirler; neler söylüyorlardı?

Neler haykırıyorlardı?

Uğuldayan servilerin dallarında neler çığlıklaşıyordu?

Dünyanın faniliğini,

Hayatın bir ırmak gibi akıp gittiğini,

Cenazeyi omuzlayanların da bir gün omuzlarda getirileceğini;

Nasıl içli, nasıl da içerden söylüyorlardı.

Güçlü bir hatipti her biri.

Sesler, çığlıklar birbirine karışıyordu.

Kabirlerden yükselen bu sesleri duymayan insanların hayatında hep bir şeylerin eksik olacağını düşündüm.

Rüzgâr, hüzünlü bir musiki tutturmuş ortalığı velveleye veriyordu.

O musiki sesleriyle, serin serviler derin uykularından uyandılar da; tabutta uyuyan babayla, peşi sıra yürüyen oğlunu gördüler.

İri iri damlalar düşmeye başladı dallardan.

Ağıt tutan kadınlar gibi, serviler, sağa sola salınarak ağlıyordu.

Yeni birisinin gelişine mi, yoksa onu getirenlerin hiç oraya gelmeyecekmiş gibi edalarına mı ağlıyorlardı?

Serviler ağlıyordu.

Ah o serviler…

Bir dile gelse anlatsalardı gördüklerini.

Bize bildirselerdi bildiklerini.

Sır bozulmasın diye hep susarlar.

Sessiz bir çığlıktır onlarınki.

O sessiz çığlıkları duymayanlar hiç biri şeyi duyamazlar…

Mezarın başına gelmiştik. Dünya ile Ahiretin dudaklarına dokunan beton kapaklar açılmıştı.

Her şeyi yalan olan hayatın son, her şeyi gerçek olan Ahiretin ilk eşiğindeydik.

Koca bir rüya olan dünyanın sonuydu burası.

Beyaz bir mermer dikiliydi mezarın başucunda.

Mezar, Kemal Bey’in dedesine aitti.

1967’de vefat etmiş…

Tam 41 yıl önce.

Açılan mezarda dedesine ait hiçbir emare yoktu. Kemal Bey’in babası da beton bir kapak açılarak aynı kabre kondu.

Baba-oğul yan yanaydılar şimdi…

Dünyaya sığmayan insan, küçük, daracık ve karanlık bir kabre sığıyordu.

Hem de iki kişi…

Baba-oğul dünyada ne kadar sevgiyle birbirine sarıldılar bilmiyoruz ama şimdi babasının cesedinden hiçbir emare yoktu.

Kim bilir aynı mezar birkaç yıl sonra yeni birisi için açılacak ve yine içindekilerden hiçbir emare bulunmayacak

Beyaz mermer levhanın üzerinde isimler uzayıp gidecek…

Babası mezara konduğunda Kemal Bey, hâlâ metin görünüyordu.

Babasının üzerine tahta ve beton kalıplar konulmuş, kürek sesleri Kuran seslerine karışmaya başlamıştı.

Her atılan toprak babasını kendisinden biraz daha ayırıyordu.

Uzaklaşıyordu babası. Beyazlıklar, kara toprakta kayboluyordu.

Serviler sağa-sola salınarak ağlasa da, oğlunun yanaklarından yağmur gibi yaşlar yağsa da, gökten bulutlar rahmet boşaltsa da; o bir damla rahmete muhtaçtı şimdi.

Hepimiz gibi…

Bir damla…

Allah’ın rahmetinden, ruhuna bir damla değse yeterdi.

O bir damla, yanardağlara değse kül eylerdi çünkü.

Düşündüm de insan ne kadar aciz, insan ne kadar muhtaç.

Mehmet Amcamızın kabrinin ilahi rahmetle dolacağına inanıyorduk.

Yiğit yüzlü, polat yürekli, merhametli bir evlat bırakmıştı geride.

Allah’ın rahmetinin sağanaklaştığı bir vakitte, sonsuz yolculuğundaydı…

Rahmet ayıydı.

Ramazandı.

Bulutların gözleri de gamlıydı.

Ruhum bunları düşünürken, gözlerim Kemal Bey’deydi.

O dakikaya kadar mezarın başucunda bir abide gibi sessiz duran yiğit yüzlü insan daha fazla ayakta duramadı.

Belli ki dizleri taşımıyordu. Sanki omuzlarına koca bir dağ binmişti.

Daha fazla dayanamadı.

Yavaş yavaş çöktü mezarın başucuna…

Dizlerini ıslak toprağa vurdu.

Toprak titredi sanki.

Gözlüklerinin altından süzülen yaşlar yanaklarını ıslatıyordu.

Babasının başucunda kim bilir neler geçiriyordu içinden.

Ağlıyordu…

Servilerle, sevenlerle birlikte, ağlamanın tadına varıyordu.

“Hayatında başucunda çok duramamıştım babacığım! Bak işte şimdi başucundayım, gittiğin yerde benden şikâyetçi olma ne olur” der gibiydi.

Göz ucumla takip ettim.

Doğrulur kalkar ve babasının mezarına birkaç kürek toprak atar mı, diye ama hayır.

Sanki bir dağ çökmüş kalkamıyordu.

Ayağa kalkacak dermanı yoktu.

Arkasındaki dağ yıkılmıştı Kemal Bey’in…

Ben bu hali çok iyi bilirim…

Babası ölünce karşı dağlar yerinde dursa da; evladın içinde koca bir dağ yıkılır ve evlat o dağın altında kalır.

O dağın altında çırpınıyordu Kemal Bey.

Kurtulsa birkaç kürek toprak atacaktı ama kurtulamıyordu.

Hiç kimse de fark etmedi onun çaresizliğini.

Hiç kimse…

Yiğidin derdi de yüreği kadar büyük olur, derler.

Dert büyüktü…

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.