HARUN TOKAK

Güz gecelerinde üşüyen ümitler…

Güz günleri…

Bazen gözleri yaşlı…

Bazen boz bulanık…

Bazen yazdan kalma günler…

Güz ortalarına geldik…

Gökte bulutlar ağlıyor…

Yerde yüreği yaralı analar, hayal gözlü sevgililer ağlıyor.

Bilgisayarımın ekranında bana bakan şehit ağlıyor.

Koca bir yürek olmuş, büyük bir göz olmuş Türkiye ağlıyor.

Bir daha kollarını açarak; babasının kucağına koşamayacak olan çocuklar ağlıyor

Başbakanımız kucağına alsa da, baba kucağı göremeyecek, babalarının dudaklarından “yavrum” sözü duyamayacak o çocuklar ağlıyor.

Artık o çocuklar yetim, o çocuklar öksüz…

Bir hayat boyu hep bir yanları çökük; yüreklerinin bir yanı yıkık kalacak o yetimlerin.

Gözü yaşlı güz günlerinin…

Gecelerinde umutlar üşüyor…

Hiç bahar görmemiş hayaller üşüyor…

Her yürekten bir ateş, her evden bir acı yükseliyor.

Köy yollarında ya da varoşların çamurlarında ambulansların acı sirenleri duyuluyor.

Askerler ya da polisler çalıyor evlerin kapısını.

Kapının önünde askerleri gören babanın paket elinden düşüyor ; anne bayılıyor.

Ateşler yükseliyor…

Karanlıkları bir kama gibi yırtan ateşler…

Konuşmaları; “Başınız sağolsun” demeleri gerekmiyor.

Susmaları, başlarını öne eğmeleri, gözlerini gözlerden kaçırmaları yetiyor.

Oğulları şehit olmuştur.

Ambulansla gelen doktorlar müdahale ediyorlar şehidin yakınlarına.

Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov’un “Toprak Ana” eserinde; köye künyeleri gelen, köyde kendini bekleyen anasına bir daha hiç kavuşamasa da Toprak Ana’nın kucağına düşen şehit haberlerini anlatırken;

“Ben köyde bir sokağa girince sokaktaki bütün kadınlar, insanlar kapıların önüne çıkarlar ve feryat etmeye başlarlar.

Sokakta herkes bir birinin akrabasıdır zaten. Evler birer ikişer geride kaldıkça, şehidin evi de belli olur. O evlerden yükselen çığlıkları hala unutamıyorum.” der.

Bir köye asker girdiğinde, eli kapının zilinden önce ananın yüreğine değer; daha bir şey demeden ağıtlar yükselmeye başlar evlerden.

Az sonra bir sala yükselir; sessizliğine gömülü köyden.

Kulak kesilir herkes;

“Aktütün’de vatani görevini yapan asker evladımız Mehmet ya da Diyarbakır’da görev yapan polis evladımız Murat, şehit olmuştur.”

Ses yankılanır, karşı ıslak tepelerde.

Uzun hava ağıt gibi yükselir sala sesleri, minarelerde.

Umutlar, hayaller; kurşun seslerine, sala seslerine, ağıtlara karışır gider.

Sonbaharda umutlar üşüyor.

Sonbaharda gök ağlıyor, gözler ağlıyor.

Mehmet’in, Murat’ın gezdiği yamaçlar, dağlar da ağıda katılıyor.

Dağlar sarsılıyor.

Soğuk kış gecelerinde, teröre doymayan dağlarda seken kurşunlar;

anaların yüreğinden,

babaların kalbinden,

sevgililerin gönlünden geçiyor.

O masum, o sevimli, o güzel yetimlerin minik yüreklerine saplanıyor.

Her yer karanlık…

Ve dağlar…

Teröre doymayan dağlar, Nemrut’un kin ve nefret ateşine odun taşıyor.

Ağıtlar ateş olup yükseliyor evlerden…

Kırmızı siyah alevler dikleniyor bulutlara.

Gözü yaşlı bulutlar çaresiz.

Ağlayan analar çaresiz.

Heybetinden erişilmez bir abide olan analar,

ağıttan bir abide oluyor.

Kendi gözyaşlarıyla ıslanıyor, kendi yağmurlarında serinliyor analar;

“Çeyizini diziyordum kuzum”

“Sen benim arkamda dağdın, bir dağ gibi yıkıldın, O dağın altında ben kaldım, eziliyorum, nefes alamıyorum yavrum”

“Hani; ‘Anacığım gelip yine gecelerde dizinde yatacağım’ demiştin, kınalı kekliğim, kırdılar kanadını, kırıldı kanadım, buz gibi dağlarda kaldın kuzum”

“Anne, bir ayakkabı al gelince giyerim, demiştin. İşte ayakkabılarını aldım, şimdi bunları kim giyecek yavrum”

Ağıtlar asılır duvarlara…

Bereli, üniformalı elbiselerinden ağıtlar yükselir.

Dün hudutları bekleyen, sınırları koruyan şehit, o çakır gözleriyle bakar durur evdekilere. Öylece bakar durur.

Gündüz, gece…

Her daim gözü hep üzerinizdedir,

dolaşır durur evin içinde.

Hep aranızdadır.

Halbuki daha dün; yamaçlarda, dik yokuşlarda, sarp kayaların arasında, seyrek ağaçlı yerlerde yürüyen arkadaşlarının arasındaydı.

Sıra dağlar yürüyor gibi yürüyen arkadaşlarıyla birlikteydi.

Aslanların yürüyüşüdür o.

O aslanlar o dağlarda, o sınır boylarında hep yürümeli.

Çünkü biz o dağların gölgesinde yaşar, onlarla kendimizi daha bir güvende hissederiz.

Onlarla hayata tutunur, onlar yıkılınca yıkılırız.

Yine Aktütün’de 17 aslan gibi askerimizle, Diyarbakır’da 5 kahraman polisimizle yıkıldık.

Kışın sert günlerinin arkasından dalların yeni bir bahara patlaması gibi…Dağlar da, analar da, hayal gözlü gelinler de patlar.

Mağmaların tazyikine dayanamayıp patlayan dağlar gibi…

Çünkü; kabaran acılar yutuyor Anadolu’yu.

Her evde bir şehit ruhu dolaşıyor. Analar, gelinler, yavrular; damlara çıkarak yollara bakıyor. Sanki şehit yine eski günlerdeki gibi dirilip geliverecek gibi.

Her evin duvarındabir şehit, çakır gözleriyle bakıyor,

Elindeki kınalar çıkmamış gelinler o resimlere bakıp bakıp ağlıyor.

” Bekle! Hayal gözlüm geleceğim hemen demiştin, böyle mi gelecektin? Ben sensiz ne yaparım?.” diyerek inliyor.”

Şehit sanki yazdığı son satırları okuyor;

“Olur ya bir çatışmada ölürsem; arkamdan yas tutmayın, bedenimden elbisemi, başımdan beremi, elimden silahımı almayın. Botlarımı çıkarmayın; ben onlarla daha çok yol yürüyeceğim, sırat köprüsünü onlarla geçeceğim. Göğsümdeki kör kurşunlar da dursun; onlar benim madalyamdır gittiğim yerde lazım olacaklar”

İşte şehidin vasiyeti budur.

“Silahımı almayın, o benim namusumdur.”

***

Günlerdir bilgisayarımın ekranında bir şehit bana bakıyor.

Ben o şehidin gözlerini seyrediyorum. Bir bahar çağlıyor o gözlerde.

Ajandama bu şehitle ilgili notlar alıyorum.

Şehidin ruhunu teslim ettiği bölüme gelmiştim. Sayfayı çevirince, beyaz kuşe kağıt üzerinde bir resim gözüme ilişti. Çanakkale Conkbayırı’na ait bir resim.

Üstündeki satırlarda;

“57. Alay taarruz için yola çıkma emri aldığında ve görevinin çıkartmayı durdurmak olduğunu öğrendiğinde abdest aldı ve cepheye gitti. 57. Alayın kumandanı Yarbay Hüseyin Avni şehit olunca komutayı kurmay binbaşı Yusuf Ziya aldı. O da şehit olunca alay müftüsü Hasan Fehmi kumandan oldu. Bu böyle son askere kadar devam etti. Conkbayırı’nda üç gün içinde bütün alay şehit oldu.”

Teröristin kan ve kin kokan ayaklarının bastığı bu toprakların her zerresinde bir vatan evladının kanı vardır

Dokunmayın bu masum, bu şehit milletin evlatlarına!

Son askeri, son ferdi yok oluncaya kadar asla emelinize ulaşamazsınız, beyhude yorulmayın.

Yürekleri daha fazla yormayın.

İşte kınası kurumamış gelinlerin kanınızı donduracak sözleri;

“Bıraksınlar, koşalım dağlara da; hainlerden, şehitlerimizin intikamını biz alalım”

Dünkü kara Fatmaların, Nene Hatunların sesidir bu.

Bu sesi ne çabuk unuttunuz.

Bu sesler, bir gün dağları size dar edecek.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.