HARUN TOKAK

Sevdik Seni ‘Canan’ Diye Sevdik

Sisli, soğuk bir ekim günü. Hafif çiseleyen yağmurlu bir havada Bağlarbaşı’nın maneviyat merkezi İlahiyat Camii’ne doğru yürüyorum.

Islak merdivenleri çıkarken, gri güvercinler gibi kanatlanıyor ikindi ezanları.

Namaz bitiminde genç hocanın “Fatiha”deyişi ve dualı ellerin yüzlere sürülmesi sonrası namazcılar birer ikişer dağılmaya başlıyor.

Hocanın; “Değerli mesai arkadaşımız İbrahim Canan Hoca’mızın aziz ruhuna diye” başlayan kısa konuşması kalkıp gitmek isteyen belki birkaç kişinin daha kalmasını sağlasa da hepi topu üç-beş cemaat kalıyoruz koca camide.

Bu durum oldukça rikkatime dokunuyor.

Hafızlar , gönüllere dokunan tatlı sesleri ile Kur’an ve mevlit tilavetine başlıyor.

Kimi dev sütunlara sırtını dayamış, kimi ayrılığın acısını daha bir derinden hissetmek istercesine soğuk mermer minbere yaslanmış, kimi de okunan mevlidi daha bir içerisine çekmek istercesine mihrabın karşısına diz çökmüş öylece oturuyor.

Ben de bir sütunu alıyorum arkama.

Yanı başımda bir taburenin üstünde ümitten bir abide gibi yükselen Arınç Hocamız var.

Varlığı nasıl da güven veriyor insana.

Az ilerdeki mermer kürsünün dibinde, hep Canan Hocamız’la birlikte görmeğe alışık olduğumuz Suat Yıldırım Hoca’mız duruyor.

Şimdi ikizini yitirmiş yalnız bir kuğu gibi düşünceli. Aydınlık yüzü hüznün harman yeri.

Can dostunun sonsuz ufuklara uçuşunu; ‘Canan ki, bir melekti uçtu’ sözleriyle anlatışı düşüyor hayalime.

Güzel sesli bir hafız;

“Ötme bülbül ötme bülbül,

Derdi derde katma bülbül,

Benim derdim bana yeter

Bir dertte sen katma bülbül.”ilahisi ile tercüman oluyor bilcümle acılarımıza.

Şimdi her bir şey Canan Hocamız’ı hatırlatıyor.

‘Hazreti Peygamber’in sünnetinde çocuk terbiyesi’ ile kendisini tanıdığım, ‘Sulh Çizgisi’nde kardeşçe yaşamanın sırlarını öğrendiğim, Ölümsüz eseri, ‘Hadis Ansiklopedisi’yle Sonsuz Nur ufuklarında parlayan ışık hüzmeleri arasında hüzünden bir abide gibi gördüğüm Canan Hocamız’ı.

Başını hafifçe öne eğer, sağına soluna bakmadan vakur adımlarla yürürdü yolları, mahşere gidiyor gibi atardı adımlarını.

Kur’ani ve Nebevi parıltılar vardı davranışlarında.

Her sözü, her hali hatırlatıcıydı.

Ölümü bile, hayatla ölüm arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu hatırlatmıştı bize.

Hayatı boyunca hep halkın içinde olmuştu.

Vakarlı ve vefalı bir insandı.

Büyük bir Hadis otoritesi olmasına rağmen, kitap ve yazılarında Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Hadis’te müstesna biri olduğunu, çağımızın ‘Işık Süvarileri’ni yetiştirip, dünyanın dört bir yanına göndermesiyle de büyük bir aksiyon adamı olduğunu teslim etmesi pek az ilim ehline nasıp olacak bir yüceliktir.

Bununla yetinmemiş, vefatından iki ay önce okyanuslar aşarak adeta veda mahiyetinde olan ziyaretiyle de ona olan özlem ve vefasını göstermiştir.

Canan Hocamız zarifti, incinse de incitmezdi.

Bazen boşanmaya kadar varan aile içi huzursuzluklar, zarif kalbini çok incitir, anne- baba sağ olduğu halde öksüz kalan çocuklar belini bükerdi.

Bir aile akademisi kurmaktı hep hayali.

Evi, değerli eşi Zarife Hanım’la birlikte inşa ettikleri bir cennet bahçesiydi.

Sözüne sadıktı.

Son gece, Yalova’dan dönerken evini arayarak ‘ yatsıyı birlikte kılalım’ demişti ama bu son sözünü yerine getirememişti.

O yatsı namazı onsuz kılınmış, seccadesi boş kalmıştı.

En tatlı bir hatıra ışığı olan babasının o seccadesini kızı Belkıs Hanım gözleri dolu dolu;

” Bu seccade her zaman buradaydı, kuşluk, teheccüd gibi rutin namazlar için değil, babam çalışma ve sohbet aralarında da durmadan namaz kılardı. O kadar ki onu çalışırken göremediğimizde daim yerde serili duran bu seccadesinde namaz kıldığını anlardık.”diye anlatıyor.

Eşi Zarife Hanımefendi bir mektep, bir matbaa gibi işleyen o bereketli ev için; “Yatak odası da dahil evin her bir köşesinde ona ait ya bir kitap, ya bir kağıt, ya bir kalem bulursunuz” diyor.

O evi görmek bana nasıb olmadı ama çalışma sandalyesinde o her zaman sırtında görmeğe alışık olduğumuz gri yeleği, masasında kitapları, bilgisayarı ve kendisiyle bütünleşmiş o ıslak gözlüğünün öylece durduğunu düşünüyorum.

Kaza anında, ıslak asfalta savrulup giden o gözlükten tanımıştı en candan talebesi Hasan bey; arabanın altından çıkarılan ve ambulansa konulan kişinin hocası olduğunu.

Sonbahar yağmurlarının gözyaşları vardı yerde yatan gözlükte.

1940 yılında Konya Ermenek’te mütevazi bir köyde başlayan hayat, İstanbul’da bir otobüsün altında son bulmuştu.

Dünyevi pek çok hazlarından vazgeçerek hazırladığı Hadis Ansiklopedisi’ndeki mukaddimesinde;

“Ya Rab! Habib’in Muhammed Mustafa’nın Hadisine hizmet etmek gibi bir nimeti bana nasib ettiğin için sana nasıl hamd edeceğimi bilemiyorum.

Ya Rab! Şehadet ederim ki Sen’den başka ilah yoktur, birsin ve teksin. Ben bu şahadetimi kabirdeki suale ve her çeşit korkulu kabir ahvaline karşı hazırlamışımdır” diyordu.

Hayatının hem önsözü, hem de sonsözü gibiydi bu muhteşem sözler.

En mümeyyiz vasfı tevazu olan bu büyük alim şimdi seney-i devriyesinde pek mütevazı hazin bir mevlid merasimiyle anılıyordu.

Kur’an ve Hadis’e adanmış bereketli bir ömrün sahibi bu büyük alim böyle mutevazı bir merasimle mi anılmalıydı?

Halbuki, bir yıl önce, sonbaharın ağaçlarda ağladığı yine yağmurlu bir günde aramızdan ayrıldığında; herkesten önce Başbakanımız Sayın R. Tayyip Erdoğan, hocamızın faziletini özetleyen yazılı bir metinle milletimizi temsilen taziyette bulunmuş, Cumhurbaşkanımız telefonla başsağlığı dileme nezaketi göstermiş, Belediye Başkanı Kadir Topbaş, âdeta bütün İstanbul adına cenaze namazında hazır bulunmuştu.

Üstad Ahmet Turan Alkan Bey de, hafızalarımıza kazınan şu nefis sözlerle anlatmıştı o ayrılık gününün ihtişamını;

“Camiin dış avlusuna girmek neyse fakat revaklı şadırvanlı iç avluda bir seccadelik boş yer bulabilmek mümkün değil.

Ezan okundu; içerisi, dışarısı hıncahınç dolu; bir secdelik yer tutya olmuş. Önümdeki genç adam, gıcır takım elbisesinin ceketini çıkarıp taşın üstüne yatırdı; niceleri de öyle yaptılar. Al sana seccâde; öyle seccâde ki böyle bineklere binmesini bilenleri uçurur ötelere. Namaz bittikten sonra içeriden anons,

– Kimse yerini terk etmesin; cenâzeyi içeriye mihrâbın önüne alacağız; herkes durduğu yerde ayağa kalkarak cenâze namazını kılacak; izdihâma yol açmayacağız!

Bir mesai arkadaşının sözü, herkesin içine kazınması gereken cinsten bir şeydi: “Cânan Hoca’yı biz hiç dedikodu ederken görmedik, duymadık!”

Bizim ardımızdan da böyle söylenir mi acep; haydi ölmeden önce ölelim de ince hesaplara dürülelim!

Sonra yine ömrümde ilk defa gördüğüm o tablo: Zaten kıpırdanmak ihtimâlimiz yok. Hafiften başlayan tekbirler refakatinde camiin kapısından tabut avluya doğru kaymaya başladı. Kimse hareket etmediği halde yüzlerce elin binlerce parmağından aldığı küçük dokunuşlarla tabut eller üzerinde uçar gibi, kayar gibi, yüzer gibi, yürür gibi hareket ediyor.

Arkamdan birileri, “Aman Ya Rabbi; böyle uğurlanmak için insanın hemen ölesi geliyor” dedi; aman Ya Rabbi, böyle temennîye kim inşaallah demez ki?

Adam gibi ölmek için adam gibi, Cânân gibi yaşamak lâzım; öğrendik, kârımızdır!”

Ben bu mütevazi merasimle, bir yıl önceki ihtişamlı uğurlayış arasında gidip gelirken, birden, koca mabedin ana kapısı açılıyor ve ellerinde kitaplarla, çantalarla öğrenciler halıların üstüne doluşmaya başlıyor.

Bir anda çiçek çiçek açıyor ulu mabedin içi.

Bahar esintisi gibi bir fısıltı dolaşıyor sütunların arasında.

“Öğrencileri, ders çıkışı koşmuşlar hocalarına.”

Koşmuşlar ‘Canan’larına.

O an… İşte tam o an, hafızlar hep birlikte;

“Sevdik seni Canan diye sevdik” kasidesini okuyorlar.

Çın çın ötüyor İlahiyat Camii’nin kubbeleri.

O an bir insan için arkada bıraktığı en mükemmel mirasın sadık ve vefalı talebeler olduğunu düşünüyorum.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.