HARUN TOKAK

Primadonna

Susuyor… Soğuk bir şubat günü Kahire geceleri susuyor. Çöl susuyor, Nil susuyor,

Soylu bir ses çağırıyor geceyi.

Piramitler mor parıltılarla kararıyor

Seslerin akşamı oluyor sesler ülkesinde.

Yanık çöl gecelerinde şakıyan bülbül susuyor.

Yanık gönüllere su taşıyan ‘Nil’in sesi’ susuyor.

Çöl gecelerinin şakıyan bülbülü sessizliğe bürünüyor.

Yusuf ile Züleyha’nın kenti Kahire kederlere boğuluyor.

Billur damlalarından örülü bir ses anıtı Primadonna yıkılıyor.

Ve Mısır gecelerine can veren büyülü ses Ümmü Gülsüm susuyor.

***

Herkes yaralı, herkes ağlıyordu. Suskun kalabalığın gözleri, Kahire geceleri kadar kederli…

Kalabalık, milyonlarca kalabalık…. Bir milyon, iki milyon, üç milyon, dört milyon..?

Hayır, daha fazla… Kahire caddelerinde milyonlarca insan seli, o sihirli sesi uğurluyordu.

Tabut, kalabalık kımıldamadığı halde milyonlarca parmağın dokunuşuyla eller üzerinde uçar gibi, kayar gibi, yüzer gibi hareket ediyordu.

Kahire hiç böyle bir kalabalık görmemişti. Sesin kraliçesini milyonlar uğurluyordu. Krallar bile böyle uğurlanmamış, böyle uğurlanmayacaktı. Gidiyordu ama buruktu.

Buruktu çünkü: 1952’de Nasır iktidara geldiğinde, radyo müdürü; “Ümmü Gülsüm, eski rejimin simgesidir” diyerek konserlerini yasaklamıştı.

Bunu duyan Nasır sinirlenerek ; “…Öyleyse Nil’in akmasını da yasaklayın, piramitleri de yıkın, onlar da eski rejimin simgesi!…” demişti ama günümüze kadar sürecek olan bu totaliter anlayışı sesiyle sarsan ilk kadın olmasına rağmen, onur kırıcı bu davranışı hiç unutamamıştı.

Buruktu çünkü: rejimin simgesi, devrin kleopatrası kabul edilmesine rağmen; kralın amcası Şerif Sabri Paşa kendisiyle evlenmek istediğinde, kraliyet ailesi bir Nil köylüsünü kendilerine denk görmemiş ve bu evliliğe şiddetle karşı çıkmıştı.

Yarım asır boyunca sesinin aydınlığında ta sabahlara kadar Kahire gecelerini tutuşturan Şarkın Yıldızı buruk gidiyordu

Sihirli sesiyle, Nil’in durgun ve derin sularını sabahlara kadar ışık ve alev cümbüşüne döndüren; Mısır akşamlarının bütün melali gece karası gözlerinde toplanan ‘Hüzünlerin anası,’ gidiyordu.

Dünyanın pek çok ülkesinden liderler, bakanlar, şairler, yazarlar, sevenleri ardından sessizce yürüyordu.

“Sen benim ömrümsün… Gözlerin beni kaybettiğim günlerime döndürdü.

Bana geçmişten ve onun acılarından pişman olmayı öğrettiler.

Senin gözlerini görmeden benim gözlerimin gördüğü herşey boşa geçmiş bir yaşamdı…” sözleriyle bütün bir Arap ülkelerinde fırtınalar estiren Şarkın Süheyl Yıldızı gidiyordu.

Şimdi o siyah gözler, dünyadaki bütün sevgililere kapanmış, sadece Sonsuz Sevgili’ye açılmıştı. Hafız olan babası ilkin Sonsuzluğun Sahibi’nin sevgisini yerleştirmişti küçük yüreğine. Büyüdükçe, serpildikçe yüreğindeki o sevgi de büyümüştü.

Şimdi bir ömür boyu yüreğinde büyüttüğü sevgiye doğru gidiyordu.

İnsanın nasıl uğurlandığından ziyade nasıl karşılandığının önemli olduğunu bilen inançlı bir ses, Sonsuzluğun Sahibi’ne yürüyordu. Mısır için Yusuf’un yüzü neyse Ümmü Gülsüm’ün de sesi oydu. Yusuf için “Bu insan olamaz! Bu bir Melek!” diyen Mısırlı kadınların; “bu bir ses değil, bir ipek” dedikleri, seslerin en güzeli gidiyordu.

Yusuf’un güzelliği karşısında ellerini kesen kadınların, sesinin büyüleciliği ile nefeslerini kesen Ümmü Gülsüm gidiyordu.

Mısır sosyetesinin ileri gelen kadınları, en çok değer verdikleri vücut güzelliğini bir zamanlar bir köle çocuk olan Yusuf’ta gördüğü gibi, şimdi de ses güzelliğini, yoksul bir köy imamının kızı olan Ümmü Gülsüm’de görmüştü.

Bir zamanlar Yusuf’un yüzüyle ağaran Mısır geceleri, yetmiş yıl boyunca Ümmü Gülsüm’ün sesiyle ağarmış, bir millet onun sesinde dirilmişti.

Billur sesiyle Orta-Doğu’da, bir fırtına gibi esmiş; Anadolu’da bile kasetleri çıkmış, Türk sinemasında Ümmü Gülsüm rüzgarı esmişti

Ses, Ümmü Gülsüm’le gül devrini yaşamıştı.Çölün sonsuzluğunda başları göklere uzanan hurma ağaçları bile bir vokalist gibi salınarak o parıltılı dönemin ritmine ayak uydurmuşlardı. Ama şimdi gidiyordu… Nil susmuş, dünyanın en büyük ses şelalesi havada donmuştu sanki. Susukunluk, bir abide gibi yükseliyordu Kahire sokaklarında.Yetmiş bir yıllık ömür ne çabuk geçmişti? Delta bölgesinin küçük bir köyünde imam olan babası ve yoksulluğun kıskacındaki anasıyla geçirdiği o güzel günler…

Köylerde kızların topluluk önünde ilahiler okuması hoş karşılanmadığından, erkek kıyafetleri içinde Delta köylerinde kaside ve ilahi okuduğu günler…

Mısırda sade iki insandan; siyasi lider Kral Faruk ve sesin kraliçesi Ümmü Gülsüm’den söz edildiği; köyünde bir kıvılcımken Kahire’de kor kesildiği günler…

1937’de Mısır radyosunda canlı konserleri başladığında; bir anda Kahire, Beyrut, Şam, Riyad, Bağdat, Kazablanka gibi başkentlerin sokaklarının boşaldığı, ıssızlaştığı; Arap ülkelerindeki liderler demeç verecekse ya da önemli bir duyuru yapacaksa mutlaka bu konserleri dikkate almak zorunda olduğu günler…

1969’da Bingazi’de verdiği bir konserle, o gece planladığı devrimi Muammer Kaddafi’ye en az beş ay ertelettiği günler, ne kadar da geride kalmıştı.

Dünyaya sığmayan ses bir tabutun içine sığmış, sığınmış gidiyordu.

Her daim doğu motifli uzun giysiler içinde ve elinden hiç bırakmadığı mendiliyle sahne alan “sancağın annesi” gidiyordu.

Ömrü boyunca hep muhtaç ailelerin yardımına koşan “yoksulların annesi,” gidiyordu. “Şarkılarım sizin öz malınız” diyen, başka kültürlere ve batıya karşı bir kale görevi gören kadın gidiyordu.

“Ya habibi, ya leyl” sesleriyle çöl gecelerini inleten, yürekleri hoplatan enfes yorumuyla,”Sen benim ömrümsün” eserine, “tüm zamanların en iyisi” dedirten; sanat dünyasının yalnız kuğusu gidiyordu.

Her sahneye çıktığında, sahneye koşan sevenlerinin, ellerine, hatta ayaklarına kapandığı kadın gidiyordu.

İçlerindeki saygıyı ancak “hanım” diyerek ifade edebildikleri zerafetin kuğusu gidiyordu.Utangaç, mahçup, ipek ses, kalabalığın arasında gittikçe uzaklaşıyordu.

1975’in soğuk bir şubat günü…

“Binbir minareli şehirde” aralıksız Kur’an okuyan radyolar, ‘Yüzyılın sesi’nin sustuğunu söylüyordu. Rüyalar ülkesi Mısır, hiç bitmesini istemediği, renklerin, ritimlerin, gölgelerin, seslerin, ahenklerin rüyasından uyanıyordu.

Dalga dalga dağılan, dağıldıkça büyüyen aydınlıklar gibi, Mısır gecelerinden fışkırarak kainatın kıyılarına, göklerin yukarılarına doğru yayılan bu büyülü ses, nihayet susuyordu.

Çöl susuyor,

Nil Nehri susuyor,

Kahire geceleri susuyordu.

Seslerin akşamı oluyordu Mısır’da.

Piramitler mor parıltılarla kararıyordu.

Yanık çöl gecelerinde şakıyan bülbül susuyor.

Ve Mısır gecelerine can veren Ümmü Gülsüm susuyordu.

One thought on “Primadonna”
Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.