HARUN TOKAK

Luks Lambasi

Cennete doğru bir koşuş ve koşuşturma olan üç ayların ışıklı yollarında ulu günlere doğru doludizgin giden atlar gibi koşarken, yolum bu ilk yaz günlerinde köyüme düşüyor.

Bindiğim araba köyümün göründüğü tepeye doğru yol alırken garip duygular doluyor içime. İnsan, ayrı kaldığı günler boyunca doğduğu köyünün taşını toprağını ağacını her bir şeyini ne çok özlüyor; köye yaklaştıkça öylesine garip duygular içine giriyorum ki sanki bir hatıra cennetine doğru yol alıyorum.

Her bir tarlayı bekleyen ağaçlar, ilk yaz güneşine dallarını sermişler, yüzüne gün ışığı vurmuş bildik insanlar gibi bana bakıyorlar.

Her biri o kadar tanıdık o kadar bildik ki…

Arap Osman’ın tepeyi aşınca köy bütün manzarasıyla açılıyor.

Bir zamanlar, öküzlerin dizin dizin çektiği ekin yüklü deste arabalarıyla yaz güneşinin altında adım adım tırmandığım tepeler, ufuklarda kaybolan yollar, koyun-keçi güttüğümüz koruluklar görünüyor.

Kuzuların, oğlakların, öküzlerin, atların, arabaların, derin bir ızdırapla inleyen kağnıların peşinden onca yolları yürüdükten sonra bir gün yolumun sonu gelmez gurbetlere düşeceğini nereden bilebilirdim ki…

Ardı arkası gelmez bir yürek yangınıdır bizimkisi…

Köyün göründüğü son tepeden aşağı doğru sarkarken solda serin serviler altında yatan babamın mezarı başında duruyorum.

Günün son ölgun ışıkları karşı yamaçlarda ve yüksek tepelerde hala görünse de, bu sukun diyarı çoktan koyu gölgelere garkolmustu.Her köye gelişimde yaz güneşi kadar sıcak yürekleriyle “hoş geldin” diyen insanların bir veya bir kaçının daha suskunluğa gömüldüğü, yürünen bütün yolların sessiz ve derin nehirler gibi kendine aktığı bu en hakikatlı ülkenin sakinleri arasında yüreğim duygularla dolu dururken; yolu bir gün bir kabristana uğradığında yanaklarından yaşlar süzülerek;

“Burada yatanlar Recebi Şerifte bir gün oruç tutsalardı bu azaba maruz kalmayacaklardı” diyen Gullerin Efendisi’nin gül sozleri düşüyor hatırıma.

Her bir mezarı bekleyen serviler akşam alacasında hafiften zikre durmus dervişler gibi salınıyor.

Babamın, görmeyen gözleriyle etrafına ışık saçarak camiye koşan ama Kara Mustafa Dayı’nın, her seher sesiyle köyümüzün ufuklarını aydınlatan Aziz Amca’nın, Kur’an Adamı Faik Dede’nin, üç aylar geldiginde lüks lambasıyla köyün mütevazı mabedini aydınlatan İbrahim Dayıların, Osman Amcaların kabri başında bir bir duruyorum.

Bu güzel insanlarla geçirdiğim çocukluğumun üç aylarına gidiyor hayalim.

O vakitler köyümüzde elektrik yoktu. Kışları ocakta tutuşturduğumuz odunların ateşinde ısınır, isli gaz lambalarında aydınlanırdık.

Suyumuzu köy çeşmelerinden taşır, abdestimizi çoğu kere camide buz gibi akan şadırvandan alırdık.

Köyün yoksul ve fakir insanları, eski püskü elbiseler içinde büyük bir coşkuyla koşarlardı mütevazı mabede.

O günler ne güzel günlerdi.

Ne sert esen soğuklar, ne bata çıka yürüdüğümüz çamurlu yollar, ne de karanlık sokaklar mani olamazdi mabede koşmamıza.

Takvimle tanışmadığımız o yıllarda üç ayların geldiğini köyde sadece bir iki varllıklı evde bulunan lüks lambalarının yanışından anlardık. Lüks lambaları, ates böcekleri gibi köyün karanlık sokaklarını aydınlatmaya başladığında köyümüzün karanlık ve çamurlu sokakları yıl boyunca hiç olmadığı kadar aydınlanırdı.

Anam ” oğlum üç aylar girdi, bu gün kandil gecesi” derdi. Köyümün çocukları ile koşardık o lüks lambasının peşinden. Bizim evin olduğu sokaktan geçen İbrahim Ağa, sağında solunda koşuşturan çocukların arasında oldukça mutlu görünürdü.

Ağzından alev püsküren bir yılan gibi tıslayarak karanlık ve çamurlu yolları kısa sürede tüketen lüks lambası, mabedin kıbleye bakan pencerelerinden birinin önüne konulduğunda mabedin içi ışıkla dolardı.

İlk namazlarımı, ışık ve gölge oyunları arasında, bir fon müziği gibi mabedi dolduran o tıslama sesleri eşliğinde kıldığımı hatırlarım. Akşamın koyu gölgelerine sığınmış serin serviler arasinda o eski günlerden kalma soluk resimler bütünüyle canlanıyor ve duygularımı dinlemeye başlıyorum.

Kendimi köyümüzün mütevazı mabedinin şadırvanında abdest alırken ya da o meleklerden temiz insanlar arasında saf bağlamış bir çocuk safiyeti içinde öylece dururken hayal ediyorum.

O günler ne güzel günlerdi.

Saf, temiz, dupduru duygularımızı, yıllarımızı, aylarımızı, günlerimizi, gecelerimizi çaldılar.

Her teravih sonrasında gül kokusu sürünmüş rüzgârların Sevgili’nin köyünden estiğini hisseder, evimize dönerken ötelerden gelen nurlu yağmurlarda banyo yapmışçasına serinlerdik.

Her bir damlası çölleri, İrem bağlarına döndürecek gözyaşlarımız neden çekilip gitti.

Seccadelerimiz neden gözyaşlarına hasret kaldı.

Bari, bu bereketli gün ve gecelerde yüreğimize bir ürperti, göz pınarlarımıza yorgun gecelerin teri gelmeli degil mi.

Bir Hak dostunun dediği gibi; “Bu mübarek günlerde Rablerine yönelenler gönül pınarlarından fışkıran ışıklarla içinde ebedi kalacakları Firdevs cennetlerine erişebilirler.”

“Bazen, hazan mevsiminin kasvetini delerek ruhlarımızı sonsuz baharların ufuklarına kanatlandıran, bazen semavi sıcaklığını karın kışın üzerine boşaltan, bazen yaz günlerinin sıcaklığı ile bütünleşerek bize iradelerimizin hakkını vermeyi hatırlatan, bazen şebnemler gibi bahar çiçekleri üzerine konarak bize diriliş şarkıları söylüyen üç ayların tadını, rengini ve bereketini şehirlerin gürültü ve patırtılarından pek hissedemesek de an be an ebedi renklerle tüllenen bir ses ve ışık şöleni icine girdigimizi her bir seyin daha bir hakikatli ve berrak anlaşıldığı bu sukunlar diyarinda daha bir hissediyorum.Bu gunlerde dunya ılgıt ılgıt şefkat tecellilerinde

Canlı cansız her şeyin üzerine füsun ışıkları yağıyor.

Seherlerin inayet çağrısıyla, göklerin bahar naraları ile gürlediği günlerdeyiz. Bu sene de üç aylara kavusamayanlarin diyarinda o dua dokuluyor dilimden.

“Allah’ım Receb ve Şabanı bize bereketli kıl ve bizi Ramazana kavuştur.”

Çünkü Receb ekim, Şaban sulama, Ramazan hasat ve hasılat mevsimidir.

Mağfiret yağmurlarının sağanak sağanak yağdığı en bereketli günler ve geceler sıra sıra dizilmiş, bağrına basmak için bizi bekliyor.

Mirac, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve ötelerden esintilerle duruyor yolumuzun üstünde.

Beraât, tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenmeye hazırlanıyor.

Olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla, senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleriyle ufkumuzda görünmek için sabırsızlanıyor Ramazan.

“mübarek geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralamayı ve ışık olup gönüllerimize akmayı bekliyor”

Kadir Gecesi, kadirşinas insanları, ancak bin aylık bir gayretle elde edilebilecekleri feyiz ve bereketle kucaklamaya ve sımsıcak sinesine sığınan evlatlarını mağfiret meltemleriyle sarmaya hazırlanıyor.

Ebedi sukun ulkesinde agustos böceklerinin, adını bile bilmedigim kuşların cıvıltıları arasında bu duygular sarmalinda dolaşırken Peygamberimiz (s.a.v)’in; O güne kadar odun yakılarak aydınlatılan Medine’deki ilk mescidini, Şam’dan getirdiği bir kandille ışıklandıran bir sahabeye;

“Sen bizim mescidimizi aydınlattın Allah da senin kabrini aydınlatsın” sözü düşüyor hatırıma da; Köyümüzün camiini, sesiyle ,sadasiyla, luks lambasıyla aydınlatan bu insanların yaptıklarından dolayı kabirlerinin aydınlandığıni umuyorum..

Gün karşı tepelerde kaybolmuştu. Yeryüzündeki en derin şefkatle bağrını bana açmış köyümü daha fazla bekletmemeliydim. O köy ki içinde hatıralarımın ışığı annem vardı ve eli bağrında beni bekliyordu.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.