HARUN TOKAK

Orada Bizi Bekleyenler Var

Sevgili dili Türkçemiz, bu yıl da Dünyalı çocukların dilinden statlara sığmayan insanların gönüllerine şelaleler gibi aktı. İlk yaz rüzgârları Anadolu’ya, dünyanın dört bir yanından on beş gün boyunca gül kokuları taşıdı.
Doğu ve İslam dünyası içinde bulunduğu acıklı durumdan yavaş yavaş kurtuluyor.

Dünyada üst üste devrimler yaşanıyor; mavi, turuncu, kadife …

Ama dünyanın asıl muhtaç olduğu sevgi devrimi bu öğrencilerle gerçekleşiyor.

Asya yorgunluğun kâbusundan silkiniyor.Coğrafi ve siyasi sınırlar hızla erirken, sevginin sınırları daha belirgin hale geliyor.

Dünya yeni bir dirilisin eşiğinde.

Ufuklar, ülkeler birine sevgi diliyle sesleniyor.
Türkçe olimpiyatlarında adına ödül konulan Ali Şir Nevai; “Türkçenin derinliklerine daldıkça on sekiz bin alemin ötesinde başka bir alem görüyorum” demişti.

Bu sözü söylemek için; Ganalı kızın söylediği şarkıyı, çayda çırayla sahneye yürüyen siyah çocukları, Silifke türküsüyle milyonları coşturan Uzakdoğulu kızları….hasılı su bizim on beş günden beri gördüklerimizi görmüş olmalı diye düşünüyorum.
Anadolu’nun kar-kışından çıkan diriliş erleri, ellerindeki bahar çiçekleri ile her yıl ilk yaz günlerinde geri dönüyorlar.

Bir toprak kadar mütevazı gül yetiştiricileri, sevdalarının saçlarından tutuşturdukları kandillerle yürüyorlar karanlık yolları.

Ömürlerini, gurubu olmayan gurbetlerde geçiriyorlar. Onlar bu çocukların kendilerini beklediğini bilerek, sevgililerinin siyah gözlerine koşar gibi koştular gurbetlere.

Gittikleri ülkelerde toprak oldular. Çünkü gül yetiştirmek için toprak olunması gerektiğini biliyorlardı. İncindiler ama incitmediler, çiğnendiler ama çiğnemediler.

Bu fedakâr öğretmenleri yetiştiren, bu günleri bize hazırlayan ilkler düşüyor hatırıma. Ümit yüklü şafağın ilk bereketli ışıkları… Bediuzzamanlar, Süleyman Hilmi Tunahanlar, Mehmet Zahit Kotkular, Necip Fazıllar, Celal Hocalar, Husrev Hocalar ve daha niceleri….

Sıradağlar gibi her zaman tipiye borana meydan okuyan bu fecir süvarileri, sürekli karla buzla savaşarak, her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek, şartlar ne olursa olsun hep gül yetiştirdiler ve gül türküleri söylediler.

Fethullah Gülen hoca efendiyle küresel bir besteye dönüşen bu diriliş türküleri, her yıl ilk yaz sıcaklarında ufkumuzu dolduruyor. İnsanlar sevgiyle bir birine sesleniyor.

Füsunlu bir ışık gibi en karanlık gecelerin bağrından fışkıran, akıp giden yıllar içinde yeniden dirilisin destanini yazanlardan birisi de hiç şüphesiz Nureddin Topçu’nun o geç kalmış bir Ebussuud Efendi veya bir İbn- i kemaldir dediği Celal Hoca’dır.

1930’da Anadolu’nun bereketli yüzündeki iki göz gibi son imam hatip okulları da kapanınca asil bir milletin dini hayati, bitkisel hayata girmiş bir hasta gibi bütün bütün gözlerini yummuştur.

Celal Hoca imam- Hatip projesiyle kapanan o kirpikleri aralayanlardan biridir.

Karanlıkları kendince aydınlatmaya kararlı bir ateş böceği azmidir onunkisi…

Gözlüklü, sakallı, sırtında yaz günü bile hiç çıkarmadığı pardösü, başında bere, elinde kabarık bir çanta….

İşte Celal Hoca…

İşi gücü okuldur, öğrencidir, burstur.

Öğrenci arar, okul arar, kayıt yapar, ders verir, idarecilik yapar, yeri geldiğinde de de öğrencilerin tuvaletini temizler.

Nureddin Topçu bir gün hocayı ziyarete gelir. Bakar ki yetmişini aşkın hoca tuvalet temizlemektedir.

Buram buram terler.

“Hocam bu genç işidir bırak çocuklar yapsın” der.

Hoca evladım çocuklar yaptıkları islerle şahsiyetleri arasında irtibat kurar, biz tuvalet temizleyerek okuduk diyerek kompleks yaparlar. Ben istiyorum ki onlar hür ve özgür yetişsinler.” der.

Bir gün bir şirketin genel müdürü hükûmetle bir işinin olduğunu, hallolursa öğrencilere yüklü bir miktarda burs vereceğini söyler hocaya.

Celal hoca bakar iş meşru. Yardımcı olur. İş hallolur.

Bir gün bir yerde o genel müdürle karşılaşır. Genel müdür hocayı yanına davet eder. Hoca, “ben senin yanına gelmem sen sözünde durmadın” der.

Genel müdür hemen çantasından bir makbuz çıkarır ve “yaptım biraz geç oldu ama yaptım” diyerek baslar konuşmaya.

“Görüşmediğimiz zaman içinde benim başım bozuldu, ev bark dağıldı. İkinci evliliğimi yapınca, şirket bana bir jest yaptı ve seyahate çıktım. Yeni eşimle birlikte İstanbul Adana, Bağdat derken Cakarta’ya kadar uzandık. Cakarta’da eşime elbise almak için bir mağazaya uğradık. Bir kumaş beğendik. Fiyatı 250 dolardı.

Pazarlık yaparken hangi milletten olduğumuzu sordular. Türküm deyince mağaza sahibi derhal beni içeri aldı.

“Bu elbiselik hediyemiz olsun, yıllardır ilk defa bir Müslüman Türk şereflendiriyor mağazamızı.” dedi.

Sevincinden uçuyordu adam.

Sonra bir kahve söyledi. Yarın cumayı hangi camide kılacaksınız. ” dedi.

Babam, dedem hacı hoca filan ama biz Avrupa’da okumuştuk, biz de Cuma muma kalmamıştı.

“hangi camiyi tavsiye ederseniz orada kılarız ” dedim.

Adamdan ayrılınca gittim bir takke aldım. Ertesi gün adam geldi beni otelden aldı. Cuma başladı. İmam efendi minbere çıktı. Bana da en ön safta minbere yakın bir yerde yer ayırmışlar.

İmam efendi; ” ey cemaat! Bu günkü hutbemizin mevzuu, Türkler ve İslamiyet!..” diyerek başladı sözlerine.

” Çin seddinden Atlas okyanusuna kadar yedi iklim dört bucak diyebileceğimiz bir coğrafyada ezan sesleri duyuluyorsa, Allah Türkleri delil ettiği için duyuluyor. İslamiyet onarlın gayretleri ile yayıldı dünyaya. Pek çok millete olduğu gibi bize de İslami onlar taşıdı. Allah bu millete zeval vermesin onları daim kılsın” dedi.

Sonra, “ey cemaat! Biliyor musunuz ki bu gün aramızda bir Müslüman Türk var. Cumamız onunla bereketlenmiştir. Şimdi ben konuşmamı kesiyor ve hutbenin devamını ona bırakıyorum. Bir anda başımdan kaynar sular döküldü sandım.

Minberden indi başıma bir sarık, sırtıma da cübbe giydirdi. Bütün bunlar o kadar çok çabuk gelişti ki itiraza mahal kalmadı. Cumayı bile unutmuş olan ben hutbe irad edecektim.

Minberin basamaklarını tırmanırken Ya Rabbi… Ya Rabbi … beni mahcup etme , Allahım diye dua ettim. Nasıl dua ediyorum anlatamam. Yukarı çıktım. Cemaate bir döndüm ki 20 bin kişi gözlerini uzun farlar gibi yakmışlar bana bakıyorlar.

Kardeşlerim size Türklerin selamını getirdim, diye başladım sözlerime.

Ben böyle söyleyince cemaat hep birden ve aleyküm selaaaaaaam diye haykırışından kubbelerin kemikleri çatırdadı adeta. Çağın değişim rüzgârları size yalan yanlış çarpık haberler getirse de inanmayın Türkler Müslümandır Müslüman kalacaktır. Bunun üzerine cemaatten biri ayağa kalkarak; “biz Türklerin Müslüman olduğunu ve Müslüman kalacağını biliyoruz, ondan bahsetmeyin bize siz. Bizim burada kötüler ve kötülükler çoğalmaya başladı ve biz onlarla baş edemiyoruz. Zor durumdayız dar durumdayız eski tarihlerde olduğu gibi ne zaman gelecek ve bizi yeniden kurtaracaksınız. Ondan bahsedin bize.” dedi. “Adam bunu sorunca Türkiye’nin içinde bulunduğu durum geldi gözümün önüne. Hey Allah’ım! Dedim, biz kendi meselemizi halletmemişiz de, bu güzel insanlar bizi bekliyorlar. Ta çocukluğumda, gençliğimde dedemin ocak başında sohbetlerinde dinlediğim şeyler hatırıma geldi.

Kardeşlerim! İflasa giden bir şirketin hissedarları ihlas üzere sabit kadem olabilirse, o şirketin en büyük hissedarı, en büyük ortağı Allah olur ve Allah’ın hissedar olduğu bir şirket batmaz! Biz geliriz yine Allah’ın izniyle ama siz kendiniz kotarmaya çalışın bunu evvela. Kendi aranızda ihlas üzer bir birlik sağlayın beraber olun…” cemaat dalgalandı. Sonra cumayı kıldık beni özel bir arabaya bindirdiler kırk elli arabalık bir konvoyla otele getirdiler. Döner dönmez hemen yardımı yaptım. Bu çocukların yetişmesi lazım geldiğine inandım. Çünkü dünyanın dört bir yanında bizi bekleyenler olduğunu gördüm. “

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.