HARUN TOKAK

Isık pervaneleri

Geçenlerde, genç yazarlarımızdan Niyazi Sanlı aradı. “Size yeni çıkan kitabımı ulaştırmak istiyorum” dedi. Soğuk bir şubat günü Çamlıca’daki büyük Camii’nin hariminde buluştuk. Çantasından bir kitap çıkarıp uzattı.

Uzun zamandan beri yâd ellerde yatan eğitim şehitleriyle ilgili çalışmalar yaptığını biliyordum. Işık Pervaneleri adını taşıyan bu değerli eseri bir çırpıda okudum. Bütün hikâyeler, hüzünlü Anadolu türküleri gibi güzel.

Ama Tuna boyu şehidi Antepli Ali’ninkisi hepsinden hazin, hepsinden guzel.

* * *
Demirperde yıkılır yıkılmaz arkadaşı Hamza’yla birlikte Tuna boylarına koşar Ali.

Hem de Çanakkale’ye koşan “On beşli”ler gibi daha okulunu bile bitirmeden.

İdeallerinin ufkuna koşan iki arkadaş, Kapıkule’den geçerek Balkan topraklarına ayak bastıklarında, arzın akıncılara dar geldiği o ihtişamlı günleri hatırlarlar.

Yukarıda, yağmurlu bir sonbaharın parçalanmış beyaz bulutları uçmakta, hızla kayıp giden iri gölgelerini dökmektedir yeryüzüne.

Balkan dağları, ovaları hala akıncı türküleri mırıldanmaktadır. Günde üç boy mehteranın bütün bir ovayı inlettiği, minarelerinden ezan seslerinin yükseldiği Estergon Kalesi bir kartal gibi başını uzatmış eli böğründe , köpük köpük akıp giden Tuna’ya bakmaktadır.

“Hey gidi günler!
Bir zamanlar, akıncılar atlarını Tuna’nın köpüklü sularında suluyor, abdestlerini bu sularda alıyor, namazlarını da Estergon’da, Budin’de eda ediyorlardı…”

Alemin nizamı uğruna anadan yardan geçmekle eş değerdi Tuna’dan geçmek.

Şimdi Tuna boylarındaki kentler, kaleler hüzünlü dervişler gibi oturmuş ağlamaktadır.

Çöküşün başlangıcı olan Sinan Paşa komutasındaki binlerce akıncının sonbaharın coşkusuyla kaynayan “kanlı Tuna deryasına” döküldüğü günler gelir gözlerinin önüne.

“Ne civanlar aldın be Tuna’m!

Kefensiz nice şehitler yatıyor sende.

Nice gül yüzlü yiğitleri aldın da bağrına bir daha bırakmadın.” der Ali.

“Babam da bu yüzden bırakmak istemedi beni.” Buralara geleceğimi duyunca beti benzi attı. Anam, “su yetiştirin babanız gidiyor” diye inledi.
“Göremem oğlum ben seni, Tuna Boylarına gidersen bir daha göremem” dedi babacığım.

Tıpkı Tuna misali… Yüzlerce koldan gelerek bir nehir yatağında buluşan sular gibi; dağlardan, derelerden, ovalardan akan insan selinin Edirne kapısından Anadolu’ya aktığı o göç günleri düşer hayallerine.

Geride kalanların kapılarının küffar tarafından kırıldığı, evlerden çığlıkların yükseldiği günler…

Sonra Balkanların bağrında yatan Gül Babalara Sarı Saltuklara seslenirler;

“Ey nefesiyle Tuna boylarına can veren Hakikat erleri! Size geldik, basın bizi bağrınıza…”

Ufkumuzdaki ideal kandilimizi tutuşturduğumuz Anadolu’daki zattan selam getirdik size.

Ali ile Hamza’nın Romanya’daki son durakları 93 Harbi’nde kaybettiğimiz Dobruca Bölgesindeki Tulça şehri olur.

Tulça’da Abdülaziz tarafından yaptırılan Aziziye Camii, gurbetten dönen evlatlarını bağrına basan şefkatli ana gibi asırlık bir hicranla bağrına basar onları.

Ulu mabet, bu yiğitler benim inşaatımda çalışan yiğitlere ne kadar da benziyor diye düşünür.

13 Aralık Cuma…

Ali, ecdat yadigarı minberde Mus’ab bin Umeyr’i anlatır:

” Medine’nin karanlık evleri onun yüreğindeki ışıkla kandil kandil tutuştu. Bir yıl sonra tam yetmiş üç talebesiyle geldi Güllerin Efendisi’ne… Uhut’ta şehit oldu…”

Hemen her ülkede her şehirde kınalı küheylanları bağrına basan bir ana bulunur.

Burada da Süreyya ve Sabira analar basar yiğitlerimizi bağrına. Günlerce Süreyya Ana’nın evinde misafir olduktan sonra Tulça’nın girişinde küçük bir ev kiralarlar.

Adını “Anadolu!” koyarlar.

Romanya’da 30 yıllık Çavusesku dönemi bitmiş, yeni bir dönem başlamıştır.

Halk perişandır.

Kadınlar hayatın içindedir. İnşaat işçiliğinden, otobüs şoförlüğüne, sokaklarda temizlik işçiliğine kadar her alanda aktif çalışmaktadırlar.

Ali ile Hamza Balkanların bu güzel şehrinde başlarlar koşturmaya. Okullarda Türkçe dersi, camilerde ve evlerde Kur’an dersleri verirler.

Geceler, ibadet, dua ve plan yapmakla, gündüzler koşturmakla geçer.

Çukurova, İshakça ve Babadağ arasında mekik dokurlar.

Rüyalarında sık sık akıncıları görür Ali…

Tozu dumana katıyordur yine akıncılar. Ali günlük tutar. Günlüğüne şiirler yazar. “Tuna ağlıyormuş bazı geceler…

Göğsünde kefensiz şehitler varmış.”

O sene Ramazan şubat soğuklarında çıka gelir. Ramazan’ı İshakça’da karşılarlar.

İlk oruçlarını, ulu mabedin bir köşesinde kuru ekmek ve suyla açarlar.

Ali mihraba Hamza da minberin dibine Balkan soğuklarında uğuldayan geceyi bir yorgan gibi üzerlerine çekerek uzanırlar. Buz gibi kilimlerin altında uymaya çalışsalar da, sabaha kadar soğuktan kirpikleri kapanmaz.

Sahur vakti kalkıp ellerindeki çeyrek ekmeği bölüşürler.

Sabah namazından sonra yağmur altında Tulça’ya doğru yola koyulurlar.

Ali “Güzel bir geceydi. Ama rüyamda Peygamberimizi yine göremedim.” sözleri ile geçer o geceyi günlüğüne. Ramazanda çayın tadı bir başkadır. İnce belli cam bardak olmayınca çayın tadına varamayacaklarını anlayınca Türkiye’ye bardak sipariş ederler.

Ali radyo programları da yapar. Son programda “Şehit tahtında Rabbe gülümser” ilahisini çalar. Gece gündüz koşuşturmalar netice vermiş, dallar tomurcuğa durmuştur.

1993 Temmuzu…

Ağaçların dallarını güneşe serdiği güzel bir yaz günü öğrencileri ile Tuna kıyılarına pikniğe giderler. Üçü Hristiyan olmak üzere toplam otuz kadar öğrenci katılır pikniğe.

Tuna yaz güneşinin ışıkları altında köpük köpük akıp giderken, mangalda pişen köftelerin dumanı dalga dalga servilerin dalları arasından yukarılara süzülürken, öğrenciler de maç yapmaya başlarlar.

Ali’nin ruhunda fırtınalar kopmaktadır. Nasıl bırakıp giderdi güz güllerini. Oysa yarım kalan okulunu tamamlaması gerekmektedir.

Tuna’da bir balıkçı teknesi görününce nehir gezintisine karar verirler.

Klaudio ve Dan adındaki Hristiyan öğrenciler karşı kıyıdaki kayığa ulaşmak için Tuna’ya bırakırlar kendilerini.

Çok geçmeden ikisi de suyun üstünde çırpınmaya başlarlar. Cavit Öğretmen onlara daha yakındır. Kendisini serin sulara bırakır. Öğrenciler can havliyle Cavit Hoca’nın başına ayaklarına sarılınca üçü birlikte nehrin dibine inerler. Dipten kabarcıklar yükselir suyun üstüne.

Nereden geldiğini bilemedikleri bir el, onları nehrin kıyısına iter.

Tuna boylarında gün batmakta, Tuna günün son kızıl ışıklarında kan deryası gibi akıp gitmektedir. Ali hala ortalıklarda yoktur. Bir yerlerde saklanıyordur, şimdi ortaya çıkar, diye düşünürler.

Oysa avı elinden alınan Tuna’nın intikamı ağır olmuştur. Sürünün en alımlısını, en güzelini, en sevimlisini kurban olarak almıştır Tuna. Cavit Hoca’yı ve iki öğrenciyi kıyıya iten Ali’yi öfkeden çıldıran Tuna boğmuş ve az ilerdeki söğüdün gövdesine fırlatmıştır.

Günlüğünden bir sayfa açarlar şehit Ali’nin;

“Anam! Tuna boylarından gelemedim

Gönül senin hasretinde diyemedim”

Şimdi Tuna boylarındaki kınalı küheylanlarımıza “burada ne işiniz var” diye soranlara;

“Sorma buralarda ne işimiz var,

Tuna Boylarında Aliş’imiz var,” diyerek koşturuyorlar.

One thought on “Isık pervaneleri”
  1. Niyazi SANLI beyin ellerine gönlüne sağlık.Ondan da sizden de ALLAH c.c. razı olsun hizmet erlerinede rahmetler olsun yaktıkları meşale kıyamete kadar sönmesin.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.