HARUN TOKAK

Yollardayız Yavrum

Yollardayız Yavrum
Yeryüzünü bahara hazırlamak için cemrelerin, soğuk sulara düştüğü bu günlerde; uzaklardan, çok uzaklardan bir mektup düştü masama.

Üşüyen yüreğimi ısıtan bir mektup…

Bir çocuk muhacirin mektubu…

En altta “küçük muhacir Ekrem” yazıyordu.

“Türkiye’de mutlu bir hayatımız vardı” diye başlıyor mektup.

“Babam bir akşamüzeri eve geldiğinde ‘Sri Lanka’ya gidiyoruz’ dedi. Hâlbuki babası Kadir Dedem vefat edeli daha bir hafta olmuştu.

Babam, Kadir Dedemi defnedip geldikten sonra anama sarılıp birlikte ağlamışlardı. Bir ölüm olduğunda niye ağlardı insanlar?

Bir sabah erken Trabzon’dan, Sivas’a doğru çıktık yola. Zavallı babaannem bizi görünce çok sevindi. Ama sevinci uzun sürmedi. Annem ve babam sarılıp ağlarken; ‘Ben sizsiz ne yaparım, gitmeyin ne olur, gitmeyin, yorgun yüreğim dayanmaz ayrılığınıza’ deyip ağladı.Ayrılık neden ağlamaya sebep oluyordu? İkinci durağımız annemin memleketi Ereğli idi.

Bu defa da Bayram Dedem ve Kübra Anneannem;”Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz? Diyerek başladılar ağlamaya.

Babam ve annem sadece sustular…

Birlikte olduğumuz o birkaç gün annem ve anneannem hep ağladılar. Nihayet Türkiye’den ayrılma vakti gelmişti. İki yaşlı insanın arkamızdan ağlayışını, arkamızdan el sallayışını hiç unutamıyorum. Dört kardeştik. Hepimiz gidiyorduk işte. Canım ülkeme veda ediyorduk.

Havaalanından uçağa doğru giderken dört kardeş, kınalı küheylanlar gibi ideallerinin ufkuna yürüyen anne-babamızın arkasından sevimli taylar gibi koşuşturuyorduk.

Nihayet uçak havalandı.

Bulutların üzerine çıktık.

“Aman Allah’ım bu ne muhteşem güzellik, gökyüzü, atılmış bir pamuk harmanı gibiydi.

Sonsuz maviliklerde uçmak ne güzeldi. Uçağımız Sri Lanka’ya indiğinde başka bir gezegene gelmiş gibi olduk. Çok sıcaktı. Yollar çok dar, arabalar çok eskiydi.

Dil bilmediklerinden annem, babam çok sıkıntı çekiyordu.

Okullar bizi kabul etmedi.

Hemen bütün muhacir çocuklar gibi biz de aylarca evde hapis hayatı yaşadık. Sıkıntıdan kardeşlerimle birbirimizi yiyorduk. Nihayet bir okul bulundu. Kıyafetlerimiz ve kitaplarımız alındı.

Okullu olduk. Okul servisimiz olan üç tekerlekli motosiklet, her sabah ablamla bizi alıyor okulumuz a götürüyordu. Gurbette dil bilmemek çok zordu. Anlatılanları anlamıyor, derslerimizi yapamıyorduk.

Bir gün ablamla birlikte isyan ettik. Babam, ‘sabredin, yakında kendi okulumuz açılacak’ dedi.

Sesi hüzünlü fakat kararlıydı. Anladım, okulumuz açılacak, ses bayrağımız burada da dalgalanacaktı. Annem, kardeşim Sinem’e hamileydi. Sinem doğduğunda ben on yaşında bir abi olmuştum.

‘Sri Lankalı Sinem’ diye seviyorduk onu. Babam; ” ne muhacir aileler biliyorum ben, çocuğunun biri Tuva’lı, biri Bangladeş’li, diğeri Afrika’lı…”

Hala merak ederim; canım kardeşim Sinem gibi gurbetlerde doğan o çocuklar ‘ nerelisin? Sorusuna ne cevap veriyorlar acaba. O yıl Türkiye’ye yaz tatiline gidemedik. Babamın işleri yoğundu.

Nihayet 2011’in yazı gelmişti.

İstanbul’da bizi Bayram Dedem’le, Kübra Anneannem karşıladı. Nasıl da özlemişler bizi. İlk işimiz bir köfteciye uğramak oldu.

O yaz teyzem gelin gitti.

Beyaz gelinlik içinde evden çıkarken çok ağladı. İnsan kendi düğününde neden ağlardı bilmem ki…

Düğünden sonra babaannemi görmek için Sivas’a doğru yola çıktık. Benim için Sivas’ın yeri ayrıydı. Köy hayatı oradaydı.

Halil amcam, tarlada traktör sürdürüyordu bana. Babaannem bizi görünce yine ağladı. İnsan sevdiklerine kavuşunca niye ağlardı?

O yaz köyden ayrılmak çok zor oldu. Bir daha köyü göremeyeceğim gibi bir his vardı içimde.

Tekrar Ereğli’ye Bayram Dedemlerin yanına döndük.

Babam, bizi bırakarak Ramazanın ikinci günü Sri Lanka’ya uçtu.

Ramazanda günlerimiz çok güzel geçiyordu. Bayram Dedemle, camiye gidiyor, mis gibi kokuları sokaklara yayılan sıcak pide kuyruğuna giriyorduk. Bir gün kardeşim Hasan’la birlikte dedemden, bizi çarpışan arabalara götürmesini istedik.

Bir öğle sonrası yola çıktık. Çok sevinçliydik. Arabayı dedem kullanıyordu. Yolculuğumuz çok güzel geçiyordu. Bir ara arkada oturan Hasanın sesi kesilince dönüp baktım.Canım kardeşim ne güzel de uyuyordu.Önüme döndüğümde bir kamyonun üzerimize geldiğini gördüm. Korkunç bir gürültü koptu.

Sonrasını hatırlamıyorum.

Dedem oracıkta vefat etmiş.

Annem acı haberi, gurbette bir başına iftarını açan babama verirken bayılmış. Kardeşimle beni yoğun bakım odasına almışlar. Kendimde değildim ama bir ara odaya dolan gül kokusundan annemin içeri girdiğini hissettim.

Hasan’la ben solunum cihazına bağlıydık. Canım annem ağlamaktan bir hal olmuştu. Başucumuzda ş sessiz sessiz ağlıyor, “Allah’ım evlatlarımı bana geri ver” diyordu.

Gece babam da geldi. Yol boyunca ağlamaktan gözleri şişmişti.

Yorgun ve bitkindi.

Kalkıp babama sarılmak istedim ama hortumlara bağlıydım, takatim da yoktu.

Kazanın üçüncü günüydü.

Kardeşim Hasan uyandı ve kendine geldi. Titrek bir sesle “anne abim ne zaman uyanacak, evimize ne zaman gideceğiz?” dedi.

Canım kardeşim! Ben olmadan hiç bir şey yapamazdı. Gurbet günleri bizi bir birimize öyle bağlamıştı ki… O gün kardeşimi ayrı bir odaya aldılar. Babam, anneme; ‘dünyanın dört bir yanında bizim için dualar ediliyor’ dedi.

Dördüncü gece doktorlar, beni uyandırmaya karar verdi.

Sabaha kadar acılar içinde kıvrandım. Babamın ellerinden tutuyor bütün kuvvetimle sıkıyor; ‘ ne olur kurtarın beni bu ıstıraptan’ diye feryat ediyordum.

O gece babam, annemin, benim o halimi görmemesi için elinden geleni yaptı. Doktorlar beni tekrar uyutmaya karar verdiler. O gün ablamın doğum günüydü, acaba ne yapmıştı?

Canım ablam ne çok severdi bir yaş daha büyümeyi. Beşinci gece yarısı kalbim durduysa da, doktorların yoğun uğraşları sonucu hayata yeniden tutundum.

Dinmek bilmeyen yağmurlar gibi yanaklarından yaşlar süzülen zavallı anam sık sık; ‘Sen bilirsin ey çaresizlerin çaresi ‘ diyordu. Altıncı gün, öğle ezanları minarelere can vermeye, inananları kurtuluşa çağırmaya başladığında, bana da uzaklardan son çağrı geldi.

Gidiyordum…

Sonsuz ufuklarda uçmak güzeldi. Ama bir daha can kardeşlerimle oynayamayacaktım. Sri Lanka’lı Sinem’i doya doya sevemeyecektim. Dört doktor, kapının önünde duran babama haber vermek için odadan çıktılar. Babam, doktorları karşısında görünce, olduğu yere yığıldı ve titreyen dudaklarla ‘Ya Rabbi Sen bilirsin’ dedi. Annem, canım kardeşim Hasan’ın odasındaydı. Daha bir kaç gün önce babasını kaybetmiş, cenazesine dahi gidememişti. Dört doktorun arasında babamın, kendine doğru geldiğini görünce sinesinden ok yemiş bir sürmeli ceylan gibi olduğu yere yığılıverdi. Çaresizce ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu.

Ruhum, yuvasından uçan bir kuş gibi sonsuz ufuklarda kanat çırparken; hüzünden bir abide gibi bir birine sarılıp hıçkıran anne- babamın feryatlarını duyuyor, onların hastane odasındaki çırpınışlarını seyrediyordum.

İşte o an Rabbimden müsaade isteyip anneme, babama doya doya sarılıp ‘Ağlamayın artık, sizi orada bekleyeceğim, sizi almadan cennete gitmeyeceğim’ diyerek teselli etmek geldi içimden.

Elveda anacığım, elveda babacığım!

Ben gidiyorum.

Yüreğinize dağlar gibi acılar bıraktığımı biliyorum. Ne olur! Yokluğumun yılgınlığına bırakmayın kendinizi. Sri Lanka’nın siyah incileri sizi çağırıyor. Yaşatmak için yeniden gidin hicret yurdunuza.

O an bir ses duydum.

‘Merak etme küçük muhacir şehidim! Sabırla ve ümitle gidiyoruz ve dönmeyeceğiz.

Yollardayız canım yavrum!”

Bildim,

Babamın sesiydi.

One thought on “Yollardayız Yavrum”
Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.