HARUN TOKAK

Bahar degirmenleri

Bir ay kadar önceydi.

Her şey bir telefonla başladı.

Son derece zarif ve saygılı bir ses; “İnci Derneği olarak sizi Samsun’a davet etmek istiyoruz” diye başladı söze.

“Burada çoğu Afrika’dan olmak üzere yurt dışından öğrencilerimiz var. Bu öğrencilerimiz için tertip edeceğimiz gecede konuşmacı olmanızı istiyoruz.”

Bu ses, soğuk ve yağmurlu bir günde değerli işadamlarımız Hazım, Ersin, Recai Beyler ve değerli eşleri hanımefendilerle birlikte bizi Samsun’a taşıdı.

Havaalanında derneğin yetkililerince karşılandık.

Hepsi saygılı, hepsi güler yüzlüydü.

Sineleri kor gibi yansa da, gözlerinden bahar fışkırıyordu.

Akşam programın yapılacağı otele vardığımızda, büyük bir kalabalıkla karşılaştık.

Daha ilk bakışta soylu bir gecede olduğumuz anlaşılıyordu.

İyi ki gelmişiz, dedim.

Derneğin kadın eli; değdiği her eşyaya ayrı bir letafet vermişti.

Samsunda üniversite okuyan değişik ülkelerin öğrencilerinin seslendirdiği Türkçe şiir ve şarkılarla başladı gece.

Seslerinde kendilerine sahip çıkılmış olmasına duydukları şükran çağıldıyordu.

Sonra bir gönüllü çıktı sahneye;

“Biz dernek olarak şehrimizde, dünyanın değişik ülkelerinden 200’e yakın üniversite öğrencisi kızımıza sahip çıkıyoruz.

Bu geceyi, bu kızlarımızın öğrenim masraflarını karşılamak için tertipledik.

Lütfen her aile bir veya birkaç kızımıza sahip çıkabilir.

Yıllık masrafları 5000 liradır.

Beş bin lirayı gözden çıkaranın evinde bir kızı varsa ikinci bir kız daha olacak.

Bu yavrularımızın bazıları yetim, yetim olmayanların da anne babaları burada değil, siz onların hem annesi hem babası olacaksınız.

Bunların pek çokları aile sıcaklığını hiç tadamamışlar. Hafta sonları sizin evlerinize gelecekler ve sizin evlerinizde aile sıcaklığını hissedecekler.

Kendisi de bir yetim olan Peygamberimiz (s.a.v):

“…Bir yetimi himaye eden kimseyle ben, cennette şöyle yan yana bulunacağız.” Buyurmuştur.

Yine biz biliyoruz ki Allah’a en sevgili ev, içinde ikram gören yetimin bulunduğu evdir.

Bir yetim yavrumuz günlüğünde yetimhanedeki ilk gününü anlatırken; “kendimi çok yalnız hissediyordum. Aile ortamını özlüyordum, bu imkânsızdı. Annemi, babamı çok özlüyordum, onlarla olmam imkânsızdı, onlar çoktan Cennet’e gitmişlerdi” diyor.

Ne olur, onları yetimliğin ve yalnızlığın yılgınlığına bırakmayalım.

Kim bilir belki de bu yetim yavrular yarın ülkelerinin karanlık ufuklarına bir çoban yıldız gibi doğacaklar.

Hayatın her türlü acısını tattıkları için ülkelerinin insanlarına merhametle sahip çıkacaklar.

Bir zamanlar onların da anne babaları vardı.

Hazreti Fatıma Annemiz bana dünyanızdan üç şey sevdirildi diyor;

“Yetime şefkat, komşuya ihsan, fakir ve zayıflara merhamet”

Hazreti Meryem, bir peygamberi büyüttü; babasız bir bebeğe kol kanat gererken.

Mısırın Melikesi Asiye annemiz, bir sepetin içinde Nil Nehri’nin azgın sularında akıp giden bir bebek olarak hazreti Musa kendisine sunulduğunda;

“Hoş geldin! Güzel yüzlüm, deniz gözlüm, tuttuğum dileğim, can suyum, sarayıma doğan güneş, kalbime, kucağıma hoş geldin!” sözleri ile kucağına aldı.

Bu çocuklar sizin göz aydınlığınız olacak. Evlerinize bir bahar güneşi gibi doğacak.

Eğer siz de dünyayı kasıp kavuran firavunlardan şikâyetçi iseniz, Asiye Annemiz’in yaptığı gibi içinizdeki Musaları büyütün, firavunlar kendiliğinden yok olup gidecektir.

Geceye bir kibritte siz çakın karanlıklar kendiliğinden eriyecektir.

Bir ömür boyu peşinden koştuğunuz mutluluk incisini mercan mağaralarında değil, bu yavruların yüreklerinde arayın.”

* * *
O yağmurlu ve soğuk gecede bütün öğrenciler bir anne, bir baba buldu.

O an düşündüm ki, bir insan için dünyada bundan daha mutluluk verici bir şey olamaz.

Gecedeki her bir Samsunlu kadın, ya bir yetime ya da bir garibe anne oldu. Bir kimsesizi tutup elinden kaldırdı.

Gıpta ettim Samsunlu kınalı küheylanlarımıza.

Osmanlı döneminde ve Milli Mücadele yıllarında olduğu gibi Anadolu kadını yine destan yazıyordu.

İstanbul’un değişik yerlerinde pek çok cami, medrese, sıbyan mektebi, Haseki Hamamı gibi pek çok eserler, bu günlerde yayınlanan bir dizi vesilesiyle olumsuz bir imaj sağanağına tutulmuş bulunan Hürrem Sultan’a aittir.

Lakin taşra şehirleri de onun hayırseverliğinden nasibini almıştır.

Osmanlının hayırsever kadınlarının yaptırdığı eserlerle İstanbul adeta bir kadın şehirdir.

Anadolu kadını her devirde iş başa düştüğünde kolları sıvamasını bilmiştir.

Onu, bazen kağnıların arkasında cepheye mermi taşırken, bazen sonu gelmez savaş yıllarında fabrikada işçi, okulda öğretmen, tarlada ırgat, hastanede hemşire, mitinglerde kalabalığı coşturan hatib, bazen de savaş meydanlarında er olarak görürsünüz.

Kahraman kadınlarımız bugünlerde yine sahnede.

Bazı genç kızlarımız tıpkı Milli Mücadele’de olduğu gibi, Afrika için sandıktan çıkardıkları çeyizlerini gözünü kırpmadan satıyor.

Vefakar kadınlarımız, Afrikalı kadınların çilesini gördükçe ya da duydukça; Afrika’nın değişik bölgelerinde binlerce insanın su ihtiyacını karşıladığı kuyular açıyor ve bu kuyulara; Medine Bahçesi, Başakşehir, İnci-Der, Erdem-Der, gibi kendi derneklerinin veya bölgelerinin ismini veriyor.

Seyako bölgesinde İzmitli hayırsever kadınlarımızın katkılarıyla açılan “Hayrunnisalar Su Kuyusu”ndan günde 4 bin kişi istifade ediyor.

Anadolu kadının yüreğinden fışkıran merhamet pınarları kızgın çöllerde dalga dalga kabarıyor.

O gece, halkından, eşrafına her kesimden Samsunlu kadınlarımızın her bir yetimin elinden tutması, onlara sahip çıkması görülmeğe değerdi doğrusu.

Hak dostlarından Bişr-i Hafi bir gün yolda giderken gözüne çamurlara belenmiş bir kâğıt ilişir. Kağıdın üzerindeki “Allah” yazısını görünce hemen eğilir, o kağıdı yerden alır, temizler ve bir duvarın üzerine koyar.

Halbuki, Bağdat’ta herkes ona sarhoş diyor, herkes onu ayyaş biliyordu. Oysa o bulanık ve karanlık hayatının aksine saf, arı-duru, tertemiz ve pırıltılı bir iç hayatı sürüyordu.

İşte o günün gecesinde gördüğü rüyada, kendisine şöyle hitap edilir:

“Ey Bişr! Sen bizim ismimizi çamurdan kaldırıp yüce bir yere koydun, biz de senin ismini öyle yapacak, hürmete lâyık hâle getirerek, bütün mü’minlerin gönüllerinde yer almasını te’min edeceğiz.”

Sultan II. Abdulhamid¸ kendi zamanındaki hayırsever kadınlara “Şefkat nişanı” adında özel bir madalya verirmiş, günümüzün bu şefkat abidesi kadınlarımız da bunu fazlasıyla hak ediyor.

O gece Samsun’un kahraman kadınlarının bahar değirmenleri gibi coştuğunu görünce; sürekli “bu değirmenin suyu nereden” diyen insanların en çok o geceyi görmesini arzu ettim. “Bir siyah inci de bana” diyerek her kalkan elin, yerden üzerinde “Allah” yazılı bir kağıdı değil, Allah’ın en büyük sanatı olan ve her bir hücresi “Allah” diye haykıran bir varlığı tutup kaldırdığını görünce; insanlığın yanan yüreğine serin sular serpen bu bahar pınarlarının Hakk’a doğru aktıklarını hissetti gönlüm.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.