HARUN TOKAK

Ayağımı alıp sana taksınlar oğul!

Kar, bir yağıyor, bir kesiliyor. Çatısı karla kaplı karşı evin bacasında derin düşüncelere dalmış bir kumru duruyor.

Bu kar-kışta rızkını mı, yoksa soğukta sabahı nasıl edeceğini mi düşünüyor, bilemiyorum. Önümde duran kar kokulu gazetedeki bir fotoğrafa ilişiyor gözlerim.

Fotoğrafın altında “Başbakanımız, organ naklinde bir ilki gerçekleştiren Akdeniz Üniversitesi’nin doktorlarını kabul etti, başarılarından dolayı kutladı” yazıyor.

Doktorlar mutlu, Başbakanımız oldukça gururlu görünüyor. O fotoğraf operasyon gecesine alıp götürüyor beni.

Bir yanda hayata tutunmaya çalışan elsiz ayaksız insanlar, diğer yanda Allah’ın verdiği bu nimeti bir trenin altına atacak kadar hayattan bıkmış, olan tekstil işçisi Ahmet Kaya.

Yoksulluğa yol alan katar katar trenlerin içinden geçmesinden bıkmış, kendini o trenlerin altına bırakmıştı Ahmet Kaya. Yokluğun ve yoksulluğun darbelerine daha fazla dayanamayan sabır duvarının enkazı altında kalmıştı.

Onun bu dünyadan duyduğu son ses, o trenin acı siren sesi oldu. Kızı; “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan babam, sık sık ellerine kına yakardı. Babamın el ve ayaklarının nakledildiği kişilerin ilk ziyaretçileri ben olacağım. Nakledilen elleri öpeceğim, yüzünü öpeceğim. O kişilerde babamı göreceğim” diyor. Bir evlat için ne acı bir durum. Operasyon gecesi zamana karşı yarışa rağmen bacak naklindeki umutların bir başka bahara kalması bana, Süleyman Öğretmen ve annesi Hanime Hanım’ı bir daha tedai ettirdi. Anadolu’nun kınalı küheylanları mazlum milletlerin ufuklarına bir şafak pırıltısı gibi koşarken; Süleyman Öğretmenin de nasibine yoksul insanların ülkesi Bangladeş düşer. Anaların yüreği, her bir şeyi önceden hissedermiş.

Hanime Hanım, oğlu Süleyman’ın gurbete gideceğini öğrendiği günden beri, bir türlü dinmek bilmeyen yaşlı gözlerle; “Süleyman’ım yürüyerek ayrıldığın ülkene yürüyerek dönebilecek misin?” der, dururmuş. Gönlünün ufkunu tutan kara bulutlardan bir fırtına kopacağını çok önceden hissedermiş. Süleyman’ının ardından yorulmak nedir bilmeyen yağmurlar gibi boşanmış gözyaşları.

Süleyman öylesine sevimli öylesine soyludur ki… O yakıcı gözler, o arkaya doğru taranan hafif dalgalı gece karası saçlar, o yiğit yüz, o boy pos, o endam…

Dudaklarda söylenen bir şarkıdır o. Süleyman Öğretmen’in İstanbul’dan bindiği uçak 1996’nın sıcak bir ağustos günü başkent Dakka’ya iner. Kendini başka bir gezegene gelmiş gibi hisseder. Yoksul şehir bir fırın gibi alev alev yanmaktadır. Kaldırım kıyılarındaki kulübeciklerde kalan insanların sefaletini gördükçe, yağmur çok yağdığında sel sularının alıp götürdüğü sefil çocukların yürek yakan öykülerini duydukça yüreği ezilir.

O yaz boğucu sıcaklara aldırmaksızın yeni açtıkları okullarına öğrenci bulabilmek için köy köy dolaşır. Amerikan ve İngiliz okullarının çok önceleri açılmış olduğunu görünce buralara gelmekte çok geç kalmışız, diye düşünür. Eylül geldiğinde sınıflar cıvıl cıvıl olur. Yaz boyunca şefkatli bir ana gibi evlatlarını bekleyen mütevazı okullarının yüzü gülmeye başlar. Kentli çocukların yanında mahcup olmasınlar diye köylerden gelen öğrencilerinin kıyafetlerini her gün tek tek kontrol eder.

Sıcakların şehri bunalttığı bir gün yurttan okula gitmek için rikşa denilen yerel bir araca biner. Bindiği aracın sürücüsü ansızın ana yola dalar.

Bir minibüsün üzerine doğru geldiğini fark edince can havliyle kendini araçtan dışarı atarsa da; minibüs, sol bacağını baldırından kapıp metrelerce sürükler. İyice ezilmiş olan sol bacağının gövdeden kopan bir dal gibi, küçük bir et parçasıyla vücuduna tutunduğunu fark eder.

“Taksi… Taksi…” feryatları, uzun bir süre etrafını saran meraklı kalabalığı aşamaz. Nihayet duran bir motoguzziye bindirilir. Sürücü sallanan bacağı içeri yerleştirmesine yardımcı olur.

Hava sıcaktır.

Motoguzzi oldukça dardır. Kafası tavana değmektedir. Bir bacağı yerde, diğeri havada hastanenin yolunu tutar. Sokaklar insan selidir. Araç güçlükle ilerlemektedir. Zaman ilerledikçe acıyı bütün şiddetiyle hissetmeye başlar. Başı dönmekte, gözleri kararmaktadır. Şehrin öbür ucundaki devlet hastanesine bu hızla bir saatten önce varmaları mümkün değildir.

O bayıltan sıcakta ölümün soğuk nefesini hisseder. Namaz borcu olup olmadığını düşünür, bir de anasını. Bayılmamaya çalışır, bayılırsa öleceğini bilir. Bir ara motoguzzi apansız durur. Sürücü kaputu açar ve tamir etmeye başlar. Bir bacağı havada bir bacağı yerde öylece acılar içinde kıvranmaktadır. Aracın içi kan gölüne dönmüştür. Ne yazık ki çok değerli dakikalar an be an erimekte zamana karşı yarış kaybedilmektedir. Nihayet, beyaz önlüklü bir hemşireyi hayal meyal karşısında görünce kendini bırakır.

Bir anda bütün ışıklar söner.

Sedye üzerinde ameliyat odasına götürülürken öğretmen arkadaşı İsmail Bey’i hayal meyal görür, “dua et” diye kımıldar dudakları. O gece bitmek nedir bilmez. Sanki yaşamıyordur, sanki başka bir dünyada ona işkence yapıyorlardır. Sanki bacağını testere ile kesiyorlar, sanki kıyma makinesinden geçiriyorlar…

Sabah elinde kâğıtlarla bir görevli karşısına dikilir. İsmail Bey’e; “Ne istiyorlar” diye sorar. “Süleymancığım! Bacağını kesmek zorundalar.”

“Başka çaresi yok muymuş?”

“Türkiye’ye de sorduk, maalesef, başka çaresi yok.”

Sonsuz bir sükut dolar hastane odasına. Odadakiler o sükutu bozmaktan korkar. Sükut bitmek bilmez. Saniyeler sene olur, asır olur, olur da olur. Gözler, gözlerden kaçar, gözler pencereye, gözler tavana dikilir. Süleyman Öğretmen bozar o sonsuz sükutu.

“Ne yapalım! Kessinler o zaman.”

Gurbetteki hastane odasına derin bir hüzün çöker.

“Ne zaman kesecekler?”

Ömrünün en zor sorusu, bir kor gibi düşer İsmail Bey’in ipek yüreğine, dudakları titrer.

“Kestiler hocam.” der. Üzerindeki örtüyü açtırıp bacağına bakar, yerinde yoktur.

İstanbul Güneşlinin çimenliklerinde oynadığı, kardeşleriyle el ele tutuşarak okula gittiği, Bangladeş’in sıcağında talebe bulmak için köy köy, kasaba kasaba koştuğu günler geride kalmıştır. Ayağı hep yerinde duruyor gibi gelir. Sık sık üzerindeki örtüyü açtırır, bakar.

“Beynin, bir uzvun yokluğunu kabullenmesi altı ay kadar

sürer.” der doktorlar.

Hanime Hanım, Süleyman’ın bacağının kesildiği gece

sabahlara kadar rüyasında, gurbetteki oğluyla uğraşır durur.

Süleyman üstü-başı kanlar içinde, oturdukları evin kapısından içeri girer. Dayısı Nihat Bey de arkasındadır.

“Oğlum niye böyle kanlar içindesin?” diye feryat ederse de

Süleyman hiç cevap vermez.

Ana yüreği hissediyor, mesafeler mani olamıyordu.

O günlerde Bangladeş’e giden Cumhurbaşkanı Demirel,

Süleyman Öğretmen’i uçağına alarak Türkiye’ye getirir. Uçakta kendi yatağını tahsis eder.

Bir bahar akşamının serin elleri, günün son kızıl saçlarında gezinirken, Süleyman Öğretmen’i getiren uçakta İstanbul’a iner.

Ömrünün baharında, cepheye uğurlanan polat ruhlu yiğit yüzlü gaziler gibi, iki ayakla çıktığı ülkesine tek ayakla döner. Anası Süleyman’ını görür görmez: “Ayağın nerde oğul, benim bacağımı kessinler de sana taksınlar oğul?” diye inler.

Kar bir yağıyor, bir kesiliyor.

Karşı evin karla kaplı çatısında bir beyaz kumru duruyor.

Düşünceli…

Bu kar-kışta rızkını mı, yoksa soğuk geceyi nasıl geçireceğini mi düşünüyor, bilemiyorum.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.