HARUN TOKAK

Ertuğrul’un gözyaşları

Bir Japon kızımızla, üniversite öğrencisi Ömer’in nikah töreni için her şey hazırdı. Yeni çiftler kumrular gibi nikâh masasına doğru süzüldüler. Şahitler de yerini aldı.

Yüzü tebessümden bir tülle örtülmüş gelin; önce kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu. Sonra nikâhları kıyıldı. Güzel gelin etrafına ışıltılar saçıyordu.

O anda birbirini seven iki insan için evlilik kadar değerli bir şey olmadığını anladım. Mütevazı fakat neşe dolu bir andı. Mutluluk, insana haz veren tatlı bir meltem gibi gezinmeye başladı salonun içerisinde. Yeryüzünde Allah’ı anan mü’min topluluklarını arayan usta gezgin melekler sanki o an oradaydılar.

Güzel geline “eşinden istediğin bir şey var mı?” diye sorduklarında; “O daha bir öğrenci bir şey istemiyorum ama kalbim çok yalnızlık çekti beni hiç yalnız bırakmamasını istiyorum”dedi. Sonradan anne ve babası ayrı yaşayan , kendi ayakları üzerinde durmağa çalışan zavallı kızcağızın, çok yalnızlık çektiğini öğreniyoruz.

* * *

* * *

Mart ayının ilk günleriydi. Uzak Doğu’nun, Türk dostu ülkesi Japonya’ya ilk defa gidiyordum.

Günler bahara iyice yaslanmıştı. Kışla baharın süngü süngüye kavgasının galibi yine bahardı.

Japonya’da hızlı trenler yine her beş dakikada bir hareket ediyor, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye dev kobralar gibi kıvrılarak rayların üzerinde akıyorlardı. Saatteki hızı 300 km’yi geçen bu trenlerle Uzak Doğu’nun bu gizemli ülkesinde ıraklar yakındı.

Japonlar zarif insanlardı. Kaldığımız beş gün boyunca; sokakta kavga değil yüksek sesle konuşan insanlara bile rastlamadık. Apartmanların önünde kaldırımlarda bisikletlerin kilitsiz bırakıldığını görünce; ” peki bunları çalmıyorlar mı?” diye gayr-i ihtiyari sorduk. Aldığımız cevap şaşırtıcıydı. “Sarhoşlar dışında kimse bunlara dokunmaz. Onlarda bir yerde bırakırlar ve belediye sahibine ulaştırır”

Gece 24.00 sularında son hızlı trenden inen yolcuları görevlilerin karşılayışı ve uğurlayışı görülmeğe değerdi. Ağustos böceklerinin koro halindeki sesleri gibi hep bir ağızdan “hoş geldiniz, iyi geceler” sözleri bir birine karışıyor, tatlı bir musiki gibi etrafa yayılıyordu.

Hava bulutsuz ve alabildiğine berraktı. Tatlı bir rüzgar Okyanustan doğru Ertuğrul Gemisi’nde can veren leventlerin acı çığlıklarını taşıyordu.

Japonlarla bir asrı aşkın ilk diyaloğumuz acı başlamıştı.

1889’un bir temmuz günü başlamıştı talihsiz yolculuk.

Öğle saatlerinde Haliç’teki coşkulu bir kalabalık uğurlar yolcuları.. Bayraklarla donatılmış geminin güvertesinde toplanmıştır askerler, mızıkalar ‘Ey Gazi’yi çalmaktadır.. Yelkenleri açılmamış gemi, çarkını işleterek yürümeye başladı.

‘Besmeleyle Ertuğrul’um demir aldı

Hep ahâlî sahillerde bakakaldı

Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı

Hak selâmet versin şanlı Ertuğrul’a.

Üç direkli fırkateyndir gemimiz

Kimimiz, bekârız, evlidir kimimiz

nağmeleri İstanbul’un her köşesine yayılıyordu. Geminin Sarayburnu’ndan kıvrılarak gözden kaybolmasıyla bu sevinç yerini, hüzne ve hıçkırıklara bırakmıştı. Ertuğrul mürettebatı sevdiklerinden ayrılmış olmanın hüznüne rağmen, Asya’daki Müslüman kardeşlerini görecek olmanın ve onlara halifenin selâmını götürmenin heyecanıyla doluydu.

Aylar süren uzun ve yorucu yolculuktan sonra, Japon imparatoruna Padişahın mektubu ve hediyeleri verilmiş, temaslar tamamlanmıştır.

1890 yılının Mart Ayı…

Ertuğrul Gemisi dönüş yolundadır.

Büyük Okyanus’taki tayfunlardan biri üç gündür gemicilerin deyimiyle çoluğunu çocuğunu, torununu, torbasını alıp gelmişti. Şiddetli bir sağanak, bardaktan değil, kovadan boşalmaktadır. Uğultusu bir türlü dinmeyen korkunç bir rüzgâr, hava karardıktan sonra daha da güçlenerek denizi karayı birbirine katmaktadır.

Tayfunun önüne kattığı ağır dalgalar fenerin hemen altındaki kayalıklarda karanlığın içinde patlayan top mermileri gibi gümbürdemektedir.

Olup biten bütün bu kıyamete, suskun bir tanık vardır. Kashinozaki Deniz Feneri. Dünyadaki bütün fenerler gibi, sadece karanlığı belirli aralıklarla delip geçen bir ışıktır tek sözü. Biçer geçer ışığı kapkara geceyi, tayfunu, rüzgârın uğultusunu…

“Ertuğrul” gemisi Kashinozaki kayalıklarında parçalanarak Japon Denizi’nin sularına gömülür, 601 kişi olan mürettebattan 30’unun bazıları tanınmaz hale gelmiş cesetleri yöredeki balıkçılar tarafından o kıyamette aranır, bulunur ve fenere yakın Oshima yakınlarında bir yere gömülür. 502 kişi hâlâ o denizin koynunda sonsuz uykularındadır.

O geceki kıyamette her nasılsa kayalıklara ağır yaralı olarak ulaşabilen ve tırmanarak bir ölüm kalım savaşı içinde fenerin olduğu tepeye ulaşabilen 69 kişi Kobe’deki donanma hastanesinde üç ay özenle tedavi gördükten sonra Japon hükümeti bu kazazede denizcileri İstanbul’a ulaştırır.

“Ertuğrul faciası” belleklerin bu zafiyeti içinde çoktan unutulmuştur ama o korkunç gecede kayalıklarda paramparça olmuş cesetleri toplayan Oshima Köylülerinin torunları her beş yılda bir o şehit denizcilerimiz için hâlâ anma törenleri düzenlemektedirler.

Japon Sakura (Kiraz Ağacı) Vakfı’ nın hediye ettiği 587 kiraz ağacı, Nezahat Gökyiğit Botanik bahçesinde toprakla buluşur.

Kiraz ağaçları Japon kültüründe aşkı ve tutkulu sevgiyi simgelemesinin yanı sıra baharı, tazeliği ve yenilenmeyi müjdelemektedir.

Genellikle bu törenlerde, nedendir bilinmez, hep yağmur yağarmış ve bu yağmura Japonlar “Ertuğrul’un gözyaşı yağmuru” diyorlarmış. O gün de yağmur çiseliyordu.

“Ertuğrul” ile birbirini çağrıştıran Kashinozaki Feneri’nin hemen yanı başındaki köy halkı olayın şarkısını bile yapmışlar.

Bu acı olaydan tam yüz yıl sonra “Önden Giden Atlılar”ın ayak sesleri duyulmaya başlamış samurayların ülkesinde. Uzak Doğu’nun bu en uzak ülkesinde hızlı trenlerden daha süratli koşan bu ışık süvarilerini görmek için bir gurup arkadaşla düştük yollara.

Japonya’da hızlı trenler yine her beş dakikada bir hareket ediyor, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye dev kobralar gibi kıvrılarak rayların üzerinde akıyorlardı.

Şirin şehir Okayama’dayız….

Halkevi’nin son derece mütevazi odasındaki masalar; Türk kadınlarının evlerinde yaptıkları yemekler, pastalar, börekler ve çiçeklerle özenle bezenmişti.

Bir Japon kızımızla, üniversite öğrencisi Ömer’in nikâh töreni için her şey hazırdı. Yeni çiftler kumrular gibi nikâh masasına doğru süzüldüler.

Yüzü tebessümden bir tülle örtülmüş gelin; önce kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu. Sonra nikâhları kıyıldı. Güzel gelin etrafına ışıltılar saçıyordu.

O anda birbirini seven iki insan için evlilik kadar değerli bir şey olmadığını anladım. Mütevazı fakat neşe dolu bir andı. Mutluluk, insana haz veren tatlı bir meltem gibi gezinmeye başladı salonun içerisinde. Yeryüzünde Allah’ı anan mü’min topluluklarını arayan usta gezgin melekler sanki o an oradaydılar.

Bir ara dışarı çıkan bir delikanlı dışarıda on saniye kadar yağmur çiselediğini sonra bir anda kesildiğini anlatırken hala heyecanı kabarıyordu. Dışarı çıktığımızda, yerde fark edilmese de, arabaların üzerinde iri iri gözyaşları gibi duruyordu damlalar

İnce ve zarif gelinin bahtına yağmıştır, yağmur.

Şehitlikte ne zaman bir Türk görse, hep ağlarmış bulutlar.

“Ertuğrul’un gözyaşları yağmuru” diyor Japonlar.

Ertuğrul’un gözyaşları
Bir Japon kızımızla, üniversite öğrencisi Ömer’in nikah töreni için her şey hazırdı. Yeni çiftler kumrular gibi nikâh masasına doğru süzüldüler. Şahitler de yerini aldı.

Yüzü tebessümden bir tülle örtülmüş gelin; önce kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu. Sonra nikâhları kıyıldı. Güzel gelin etrafına ışıltılar saçıyordu.

O anda birbirini seven iki insan için evlilik kadar değerli bir şey olmadığını anladım. Mütevazı fakat neşe dolu bir andı. Mutluluk, insana haz veren tatlı bir meltem gibi gezinmeye başladı salonun içerisinde. Yeryüzünde Allah’ı anan mü’min topluluklarını arayan usta gezgin melekler sanki o an oradaydılar.

Güzel geline “eşinden istediğin bir şey var mı?” diye sorduklarında; “O daha bir öğrenci bir şey istemiyorum ama kalbim çok yalnızlık çekti beni hiç yalnız bırakmamasını istiyorum”dedi. Sonradan anne ve babası ayrı yaşayan , kendi ayakları üzerinde durmağa çalışan zavallı kızcağızın, çok yalnızlık çektiğini öğreniyoruz.

* * *

* * *

Mart ayının ilk günleriydi. Uzak Doğu’nun, Türk dostu ülkesi Japonya’ya ilk defa gidiyordum.

Günler bahara iyice yaslanmıştı. Kışla baharın süngü süngüye kavgasının galibi yine bahardı.

Japonya’da hızlı trenler yine her beş dakikada bir hareket ediyor, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye dev kobralar gibi kıvrılarak rayların üzerinde akıyorlardı. Saatteki hızı 300 km’yi geçen bu trenlerle Uzak Doğu’nun bu gizemli ülkesinde ıraklar yakındı.

Japonlar zarif insanlardı. Kaldığımız beş gün boyunca; sokakta kavga değil yüksek sesle konuşan insanlara bile rastlamadık. Apartmanların önünde kaldırımlarda bisikletlerin kilitsiz bırakıldığını görünce; ” peki bunları çalmıyorlar mı?” diye gayr-i ihtiyari sorduk. Aldığımız cevap şaşırtıcıydı. “Sarhoşlar dışında kimse bunlara dokunmaz. Onlarda bir yerde bırakırlar ve belediye sahibine ulaştırır”

Gece 24.00 sularında son hızlı trenden inen yolcuları görevlilerin karşılayışı ve uğurlayışı görülmeğe değerdi. Ağustos böceklerinin koro halindeki sesleri gibi hep bir ağızdan “hoş geldiniz, iyi geceler” sözleri bir birine karışıyor, tatlı bir musiki gibi etrafa yayılıyordu.

Hava bulutsuz ve alabildiğine berraktı. Tatlı bir rüzgar Okyanustan doğru Ertuğrul Gemisi’nde can veren leventlerin acı çığlıklarını taşıyordu.

Japonlarla bir asrı aşkın ilk diyaloğumuz acı başlamıştı.

1889’un bir temmuz günü başlamıştı talihsiz yolculuk.

Öğle saatlerinde Haliç’teki coşkulu bir kalabalık uğurlar yolcuları.. Bayraklarla donatılmış geminin güvertesinde toplanmıştır askerler, mızıkalar ‘Ey Gazi’yi çalmaktadır.. Yelkenleri açılmamış gemi, çarkını işleterek yürümeye başladı.

‘Besmeleyle Ertuğrul’um demir aldı

Hep ahâlî sahillerde bakakaldı

Çoluğun çocuğun feryadı arşa vardı

Hak selâmet versin şanlı Ertuğrul’a.

Üç direkli fırkateyndir gemimiz

Kimimiz, bekârız, evlidir kimimiz

nağmeleri İstanbul’un her köşesine yayılıyordu. Geminin Sarayburnu’ndan kıvrılarak gözden kaybolmasıyla bu sevinç yerini, hüzne ve hıçkırıklara bırakmıştı. Ertuğrul mürettebatı sevdiklerinden ayrılmış olmanın hüznüne rağmen, Asya’daki Müslüman kardeşlerini görecek olmanın ve onlara halifenin selâmını götürmenin heyecanıyla doluydu.

Aylar süren uzun ve yorucu yolculuktan sonra, Japon imparatoruna Padişahın mektubu ve hediyeleri verilmiş, temaslar tamamlanmıştır.

1890 yılının Mart Ayı…

Ertuğrul Gemisi dönüş yolundadır.

Büyük Okyanus’taki tayfunlardan biri üç gündür gemicilerin deyimiyle çoluğunu çocuğunu, torununu, torbasını alıp gelmişti. Şiddetli bir sağanak, bardaktan değil, kovadan boşalmaktadır. Uğultusu bir türlü dinmeyen korkunç bir rüzgâr, hava karardıktan sonra daha da güçlenerek denizi karayı birbirine katmaktadır.

Tayfunun önüne kattığı ağır dalgalar fenerin hemen altındaki kayalıklarda karanlığın içinde patlayan top mermileri gibi gümbürdemektedir.

Olup biten bütün bu kıyamete, suskun bir tanık vardır. Kashinozaki Deniz Feneri. Dünyadaki bütün fenerler gibi, sadece karanlığı belirli aralıklarla delip geçen bir ışıktır tek sözü. Biçer geçer ışığı kapkara geceyi, tayfunu, rüzgârın uğultusunu…

“Ertuğrul” gemisi Kashinozaki kayalıklarında parçalanarak Japon Denizi’nin sularına gömülür, 601 kişi olan mürettebattan 30’unun bazıları tanınmaz hale gelmiş cesetleri yöredeki balıkçılar tarafından o kıyamette aranır, bulunur ve fenere yakın Oshima yakınlarında bir yere gömülür. 502 kişi hâlâ o denizin koynunda sonsuz uykularındadır.

O geceki kıyamette her nasılsa kayalıklara ağır yaralı olarak ulaşabilen ve tırmanarak bir ölüm kalım savaşı içinde fenerin olduğu tepeye ulaşabilen 69 kişi Kobe’deki donanma hastanesinde üç ay özenle tedavi gördükten sonra Japon hükümeti bu kazazede denizcileri İstanbul’a ulaştırır.

“Ertuğrul faciası” belleklerin bu zafiyeti içinde çoktan unutulmuştur ama o korkunç gecede kayalıklarda paramparça olmuş cesetleri toplayan Oshima Köylülerinin torunları her beş yılda bir o şehit denizcilerimiz için hâlâ anma törenleri düzenlemektedirler.

Japon Sakura (Kiraz Ağacı) Vakfı’ nın hediye ettiği 587 kiraz ağacı, Nezahat Gökyiğit Botanik bahçesinde toprakla buluşur.

Kiraz ağaçları Japon kültüründe aşkı ve tutkulu sevgiyi simgelemesinin yanı sıra baharı, tazeliği ve yenilenmeyi müjdelemektedir.

Genellikle bu törenlerde, nedendir bilinmez, hep yağmur yağarmış ve bu yağmura Japonlar “Ertuğrul’un gözyaşı yağmuru” diyorlarmış. O gün de yağmur çiseliyordu.

“Ertuğrul” ile birbirini çağrıştıran Kashinozaki Feneri’nin hemen yanı başındaki köy halkı olayın şarkısını bile yapmışlar.

Bu acı olaydan tam yüz yıl sonra “Önden Giden Atlılar”ın ayak sesleri duyulmaya başlamış samurayların ülkesinde. Uzak Doğu’nun bu en uzak ülkesinde hızlı trenlerden daha süratli koşan bu ışık süvarilerini görmek için bir gurup arkadaşla düştük yollara.

Japonya’da hızlı trenler yine her beş dakikada bir hareket ediyor, kuzeyden güneye, güneyden kuzeye dev kobralar gibi kıvrılarak rayların üzerinde akıyorlardı.

Şirin şehir Okayama’dayız….

Halkevi’nin son derece mütevazi odasındaki masalar; Türk kadınlarının evlerinde yaptıkları yemekler, pastalar, börekler ve çiçeklerle özenle bezenmişti.

Bir Japon kızımızla, üniversite öğrencisi Ömer’in nikâh töreni için her şey hazırdı. Yeni çiftler kumrular gibi nikâh masasına doğru süzüldüler.

Yüzü tebessümden bir tülle örtülmüş gelin; önce kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu. Sonra nikâhları kıyıldı. Güzel gelin etrafına ışıltılar saçıyordu.

O anda birbirini seven iki insan için evlilik kadar değerli bir şey olmadığını anladım. Mütevazı fakat neşe dolu bir andı. Mutluluk, insana haz veren tatlı bir meltem gibi gezinmeye başladı salonun içerisinde. Yeryüzünde Allah’ı anan mü’min topluluklarını arayan usta gezgin melekler sanki o an oradaydılar.

Bir ara dışarı çıkan bir delikanlı dışarıda on saniye kadar yağmur çiselediğini sonra bir anda kesildiğini anlatırken hala heyecanı kabarıyordu. Dışarı çıktığımızda, yerde fark edilmese de, arabaların üzerinde iri iri gözyaşları gibi duruyordu damlalar

İnce ve zarif gelinin bahtına yağmıştır, yağmur.

Şehitlikte ne zaman bir Türk görse, hep ağlarmış bulutlar.

“Ertuğrul’un gözyaşları yağmuru” diyor Japonlar.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.