HARUN TOKAK

Yağmur

Sarılsa… Öpse…Koklasa… Ağlasa… Yanına eşyalarını alsa… Hayır hayır ele verirdi kendini. Annesi hiçbir şeyden habersiz yatağında yatıyordu, hastaydı. Uzaktan baktı, uzun uzun seyretti. Anneciği amansız hastalığa yakalandığında o, henüz altı yaşındaydı. Aralıksız yirmi yıl boyunca kardeşiyle birlikte annesine bakmıştı.

26 yaşındaydı. Evlilik çağı gelmişti. Ailesi istediği gençle evlenmesine asla izin vermiyordu.

Yaşlı gözlerle kendisine bakan kız kardeşine, hasta yatağındaki anasına sarılamadan, “hakkını helal et anacığım” diyemeden ayrıldı evinden.

Kaçıyordu…Tutsak bir ceren yavrusu gibi kaçıyordu. Yaralıydı. Yanakları ıslaktı. Yürüdüğü yollara kan damlıyordu yüreğinden. Sevdiği sokaklar göz yumuyordu kaçmasına.

Arkasından bir ses sanki hep onu çağırıyordu.

“Yağmuuur…Yavruuum…”

Annesinin sesiydi. Dönüp dönüp bakıyordu arkasına; kimse bakmıyordu arkasından. Kalkabilseydi çıkmaz mıydı anacığı kapıya? Uğurlamaz mıydı?

Son kez doğup büyüdüğü eve baktı, ağlıyordu…Sokak ağlıyordu…İstanbul ağlıyordu.

Sanki anası yaşlı gözlerle kapının önünde ona bakıyordu.

Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Yağmur yağıyordu gamlı gözlerinden.

Sevdiklerinden kaçıyordu; sevdiği onu bekliyordu.

* * *

O’nunla ilk kez Uzak Doğu’nun gizemli ülkesi Japonya’da karşılaşmıştık. Baharın ilk günleriydi. Etrafında yeni Müslüman olmuş Japon kızların ona olan sevgileri görülmeye değerdi. Yavrularına düşkün yaralı bir ceylan gibiydi. Samurayların ülkesindeki bu durum çok rikkatime dokunmuştu. Yavrularını korumak için kurtlara bile saldıracak kadar şefkat doluydu yüreği. Japon kızlar, bu sevginin farkındaydı. Onlar konuşurken o sessizce gözyaşı döküyordu.

Yağmur Hanım’ın Japon kızları üzerindeki hassasiyeti, bir tül gibi onların üzerinde titremesi görülmeğe değerdi.

Bir Japon kızın; “Yağmur Abla’nın yaptığını bana annem yapmadı” deyişi, onun fedakârlıklarını anlatmaya yetiyordu.

Belli ki bahara erdikten sonra onların tekrar kış görmelerini istemiyordu. Onlar için yanıp tutuştuğu bakışlarında okunuyordu. Yüreklerindeki yangınlara yağmur, solukladıkları nefes, ısındıkları ateş, olmuştu. Kışın ortasında bahardan bir bahçe oluşturmuş, güllerini göz yaşlarıyla suluyordu.

Ellerinden tutmuş yeni bir ufka doğru yürütüyordu.. Uzak Doğu’nun bu gizemli ülkesinde bahar uç vermişti. Samurayların ülkesine gül yağmurları yağıyordu.

Çok güzel intibalarla ayrıldık Japonya’dan.

Yağmur Hanım bir hafta sonra bir gurup Japon bilim adamıyla Türkiye’ye geldiğinde yine bir akşam yemeğinde birlikte olduk. İçlerinde yeni Müslüman olmuş Japonlar da vardı. Gecenin ilgi odağı yine Yağmur Hanım’dı. Japonlar kendisini çok seviyorlardı. Niçin sevdiklerini de yine uzun uzun dile getirdiler.

Ev sahibi Alaaddin Bey “Yağmur Hanım hep Japonların hikâyelerini dinledik, bir de seni dinlesek, seni tanısak” dedi.

Önce pek konuşmak istemedi. Bir iç geçirdi. Belli ki yaraları derindi.

Konuştukça içindeki fırtınaların şiddeti de artıyordu. Ruhundan kopan fırtınalar hepimizi savuruyordu.

“Babam sert ve asabi bir insandı. Din düşmanıydı. Evde dini konular konuşmak yasaktı. Bayram temizliklerinde sandıklar açılırken annem, ‘Kızım besmele çekin derdi.’ Yıl boyunca evdeki bütün dini hayat o besmeleden ibaretti. Ben annemi kırmamak için dudaklarımı kıpırdatsam da, inanmadığım bir şeyi yapmak içimden gelmezdi.

Liseyi bitirinceye kadar dini konulara hiç ilgi duymadım. Annemin hastalığı beni perişan ediyordu. ODTÜ’ye başlamıştım. Felsefe kitapları okuyarak dini tamamen ortadan kaldıracak bilgilere sahip olmak istiyordum. Gerektiğinde insanlara karşı inançsızlığı savunabilmeliydim. Dini gündemimden tamamen çıkarmak istiyordum.

“Bu konuda okuduğum bütün kitaplara rağmen Allah’ı inkâr edemiyordum. Bir buhran süreci başlamıştı. Boşluklara savruluyor, derin uçurumlara yuvarlanıyordum. Dipsiz kuyulardaydım.

” Bütün bütün inkâr edemeyince ‘acaba dinleri bir incelesem mi?’ diye düşündüm. Yahudilik, Hıristiyanlık derken sonunda ‘burası bir Müslüman ülke, Müslümanlıktan başlayayım,’ dedim. Bir türlü aradığımı bulamıyordum. İlkokulda okuduğum din dersi kitabından bir konuyu hatırladım.. Peygamberimiz (sav)’e kötü alışkanlıkları olan bir Müslüman’dan bahsettiklerinde çare olarak,’ onu namaz düzeltir’ dediği anlatılıyordu…”

“Namaz kitabı aldım. Günde iki üç vakit namaz kılmaya başladım. Üniversite yurdunda kalıyordum. Dindar guruplar vardı. Hafta sonlarında sohbetlere gittiklerini biliyordum. Beni de götürün, diyemiyordum;onlar da beni davet etmeye cesaret edemiyorlardı.

“Bir gün sınıfta sırama oturdum ve beni de çağırsınlar diye dua ettim. Bir kız arkadaşımın elini omzumda hissettim. Beni davet ediyordu. Çok duygulanmıştım. Anında duama cevap gelmişti. O gün içimdeki Cennete doğru bir yolculuk başladı.

“Gittiğimiz yerde kardeşliğin önemine dair konuşuldu. Dil, din, ırk ve renk farklılıklarının bir düşmanlık değil zenginlik olduğunu ilk defa o gün duydum.

“Namazlarımı ailemden gizli kılıyordum. Örtünsem onlardan bütün bütün kopacaktım. ODTÜ’de okumama rağmen babamın baskılarına boyun eğmek zorunda kalıyordum.

Bir gün eve örtünerek gittim. Kıyamet koptu. Babam öldürmeye kalktı. Artık eve gidemiyordum. Babam kabul etmiyordu. Annemi görememek beni kahrediyordu. Tek çözüm evlenmekti.

Bir Ramazan günü Japonya’da doktora yapan birinin evlenmek için Türkiye’ye geldiğini, onunla görüştürmek istediklerini söylediler.

“Müstakbel eşimle yaklaşık kırk dakika görüştük. Evlenmeye karar verdik. Son bir defa evimize gittim. Konuyu babama açtım her zamanki gibi yine küplere bindi ve beni eve kapattı. Dışarı çıkamıyordum.

“Zaman daralıyordu. Bir işaret bekliyordum. Rabbimin bana yardım edeceğine inancım tamdı. ‘Doktora gitmek istiyorum desem yalnız gönderirler mi?’ diye içimden geçirirken babam; ‘Senin durumun hiç iyi görünmüyor, bir doktora görün’ dedi.”

“Dünyalar benim olmuştu. Bu benim evden son çıkışım olacaktı. Anneme ne diyecektim. Sarılsam… Öpsem… Koklasam… Ağlasam… Yanıma eşyalarımı alsam… Kaçtığım anlaşılacaktı. Uzaktan anneme doya doya baktım. Ağladım…Ağladım…Annem hiçbirşeyden habersiz yatıyordu. Sarılamadım, ‘gidiyorum hakkını helal et Anacığım!’ diyemedim.

Evden ayrıldım.

“Kaçıyordum…Tutsak bir ceren yavrusu gibi kaçıyordum. Yaralıydım. Kan damlıyordu yaralı yüreğimden. Arkamdan bir ses sanki hep beni çağırıyordu.

‘Yağmuuur…Yavruuum…’ Annemin sesiydi bu.

Dönüp dönüp bakıyordum eve, kimse bakmıyordu arkamdan. Kalkabilseydi çıkmaz mıydı anacığım kapıya? Uğurlamaz mıydı beni?

“Son kez doğup büyüdüğüm eve baktım, ev ağlıyordu…İstanbul ağlıyordu.

“Evden uzaklaştıkça yüreğim can veriyordu. Sanki anneciğim yaşlı gözlerle kapının önünde durmuş bana bakıyordu. Sarsıla sarsıla ağlıyordum. Sevdiklerimden kaçıyordum, seven adam beni bekliyordu.

“Eşimle evlenip Japonya’ya gittik.

Üç yıl sonra annemin vefat haberini aldım.

Defalarca denememe rağmen babam hala benimle konuşmuyor. Ne kadar arzu ederdim bir gün babama sarılmayı.”

Son sözlerini tamamlayamadı. Hıçkırıklara boğuldu.

Gözyaşı selinde sürükleniyorduk. Bu kadar derin yaralarla bir insan nasıl yaşardı.

Yağmur Hanım başkalarının yaralarını sararak, yaralarını sarmayı denemiş, bunda da kısmen başarılı olmuştu. Uçurumların kenarlarındaki acı çiçeği gibi; kar, tipi, boran ve yalnızlığı içmişti. Sinesine koşanların halini en iyi o biliyordu.

O hâlâ babasına kavuşacağı, ona sarılacağı günleri bekliyor.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.