HARUN TOKAK

Denizi görmüşem”

İstanbul…

Hayallerini süsleyen bu büyülü şehre gidebileceğine bir türlü inanamıyordu.

Öğretmeni, “ilimizden en başarılı 50 öğrenciyi İstanbul’a davet ettiler, sen de gideceksin” dediğinde bunun bir şaka olduğunu düşündü.

Kim çağırmıştı, nerede kalacaklardı, nereleri göreceklerdi?

Hiçbir fikri yoktu.

Daha önce Şırnak’tan dışarı çıkmıştı ama Van’a, Silopi’ye,Yüksekova’ya gitmişti.

Onüçündeydi… Annesinin evlendiği yaşta…Yedi kardeştiler… Çok şanslı olduğunu düşündü. Onlar için bile heyecanlanıyordu. Yüreği kıpır kıpırdı.

Gitmelerine az bir zaman kalmıştı. Arkadaşları, İstanbul’a gidecek öğrencilere “İstanbullu” diye seslenmeye başlamıştı. Öğretmen, uçakla gideceksiniz, deyiverdi bir gün. Şırnak’tan Diyarbakır’a gidecekler ve oradan gökyüzünde kuşlar gibi uçarak ulaşacaklardı İstanbul’a . Kulaklarına inanamadı.

Ömründe ilk kez uçağa binecekti, ilk kez deniz görecekti, ilk kez İstanbul’a gidecekti, ilk kez Boğaz Köprüsü’nden geçecekti, ilk kez anne ve babasından, canı kadar sevdiği kardeşlerinden ayrılacaktı… Ne kadar da çok ilkler olacaktı hayatında.

Şırnak’tan otobüsle geldiler Diyarbakır’a.

Öğretmenleri, “Çocuklar! İstanbul’da bizi davet eden okulun öğrencilerinin evlerinde misafir olacaksınız. Herkes bir arkadaşının evinde kalacak. Onlara birer hediye alırsanız iyi olur” dedi.

Üzüldü bu habere. Kim bilir kimin evinde kalacaktı. “Pijamalarımla onların yanında nasıl olacak ki… Acaba beni sevebilecekler mi? Evde kaç kişi olacak? Nasıl bir yerde yatacağım?” Bütün bu sorular beynini kemirmeye başladı. Bir anda sevinç, yerini endişeye bıraktı.

” Katılmasa mıydım ?” diye düşündü.

Uçak ne kadar da güzeldi. Havadan Diyarbakır’ı izlemek korkutucu geldi. Aşağıdaki her şey bir anda küçüldü. Az önce gördüğü birkaç katlı binaların yanında bile kendisini minnacık hissederken şimdi gördüğü manzara karşısında, dünya ne kadar da büyükmüş, biz dünyada nokta kadarmışız diye düşündü. Ya başka gezegenler? … Hemen kendini toparladı ve hayallerine doğru heyecanlı bir dalış yaptı.

-” Deniiiiiz! Denizi görmüşem, aşağıda deniz var.”

Kendine has şivesiyle attığı bu çığlıkla bütün öğrencilerin kendilerini pencere kenarlarında bulmaları bir oldu. Uçak inişe geçmişti. İçlerindeki heyecan dalgası gittikçe kabarıyordu.

Gelmişlerdi. Bu yolculuk hiç bitmeyecek gibi başlamıştı ama bitivermişti.

Ne kadar da çok insan vardı. Bu gelenlerin hepsi onlar için mi gelmişti? Ellerinde çiçekler, yüzlerinde yürekten gülücükler.

Bir keresinde takımları Silopi’de maç kazanmıştı da okulun bahçesinde aynı böyle karşılanmışlardı.

Öğretmenleri de çok etkilenmişti.

Boğaz Köprüsü’nden geçerken çok heyecanlandılar. Boğaz ne kadar da güzeldi.

Çamlıca tepesindeki okula ulaşmışlardı. İstanbul buradan bir başka güzel görünüyordu. Camiler, Boğaz’ın mavi suları, köprü, herşey ama herşey gurubun tüllenen ufuklarında muhteşem görünüyordu.

Okulun önünde aileler coşkuyla karşıladılar onları. Kendi çocukları gibi öpüp kokladılar. Gün batımında koyunlarla kuzuları kavuşmuştu sanki.

Kuralar çekildi. Reşat – Nihat, Bozan – Salih, Reşat – Mehmet, Maşallah – Nihan, Zuzan – Esra, Leyla – Rukiye. … Aileler beş gün boyunca evlerini paylaşacakları misafirlerini, bir hastanenin yeni doğan servisinde müjdelenen bebeklerinin sevinciyle bir kez daha kucakladılar.

Kimdi bu insanlar. Tanıdığı hiçbir insana benzemiyordu bunlar. Kocaman bir tiyatro sahnesinde rollerini çok iyi oynayan oyuncular gibiydiler…

Adını bir kaç kez yüksek sesle tekrarladı eşleştiği çocuk.

Beş gün boyunca evlerine misafir olacağı arkadaşı onu bulunca elinden sımsıkı tuttu.

Evin annesi ve babası çok hoş insanlardı. “Mutlu Aile” takmıştı adlarını. “Şırnak’a mutlaka gelmelisiniz.” diyordu. “Sizi kimseye vermem, sadece benimsiniz. Kardeşlerim bile benden izin alıp görüşecek sizinle.” Evin babasına “amca” annesine de “teyze”demeyi uygun bulmuştu. Babasıyla kardeş olmalıydı bu “amca”, “teyze” de annesiyle.

Akşam yemekleri, birlikte yaşanılan saatler, alışveriş keyfi, mutfak marifetleri… Bir keresinde “eşkili salata” bile yaptı onlara. Bir keresinde de dışarıda bir restoranda yemek yediler. İlk defa bir restoranda yemek yiyordu.

Boğaz gezisi çok keyifliydi. Topkapı’dan çıkmak istememişti. Yerebatan Sarnıcı’nın gizemli atmosferi büyülemişti herkesi. İstanbul birkaç günde bitip tükenecek gibi görünmüyordu. Günler ve saatler ise kesinlikle çok insafsızdı. “Yavaşlamalısın” talebine aldırmadan koşuyordu zaman.

Galatasaray Adası’ndaki öğle yemeğinde Fatih Kısaparmak, Salih Memecan, Toktamış Ateş gibi televizyon ekranlarından tanıdıkları ünlü isimlerle birlikte olmuş, fotoğraflar çektirmişlerdi. Öğrencilerden Reşat “Sizin buralar çok güzel, bizim oralar bu kadar güzel değil.” deyince, Toktamış Ateş: “Sizin bizim yok. Burası ne kadar sizinse oralar da o kadar bizim.” deyivermişti de, birden kendilerini daha çok İstanbullu hissetmişlerdi. İçlerindeki tereddüt artık tamamen özgüvene bırakmıştı yerini. Hele İstanbul Valisi: “Ben de Mardinliyim. Bir kasabanın posta müdürünün sekiz çocuğundan biriydim. Şimdi İstanbul’un Valisiyim.” diye kendi mazisini anlatınca ümit hoş bir rüzgar gibi gezindi içlerinde.

Son akşam…

Akşam yemeği Üsküdar sahilinde nefis bir oteldeydi. . Hasan Kaçan, Nazlı Ilıcak, Nuriye Akman…gibi isimler de yemekteydi.

Belki de ilk kez kendilerine bu kadar değer verildiğini hissetti…

Bu ülke için yapılabilecek çok şey var diye düşündü.

Ayrılığın hüznü yürekleri sarmıştı.

Şırnaklı bir öğrenci: “Hayatımda en büyük hayalim boğazı görebilmekti. Allah bana bırakın görmeyi, üstünden geçmeyi, hatta üzerinde gemi ile gezmeyi nasip etti. Hele İstanbul Valisi’ni dinleyince kesin inandım, ben de bir gün İstanbul Valisi olacağım.” deyince bütün salon ağladı. Üsküdar Kaymakamı’nın: “Valiliğin yolu kaymakamlıktan geçer. İstanbul Valiliği az önce gitti. Ben Şırnak Valiliğine fitim.” sözleri ortamı biraz neşelendirmişti.

Sabah 5.30’da kucaklaşmanın en yoğun yaşandığı Çamlıca Coşkun İlköğretim Okulu’ndan uğurlanacaklardı.

“Sabah olmasın, gün doğmasın” diye çok dua etti ama sabahı olmadık gece mi vardı?. Evden ayrılma vakti yaklaşmıştı. Memleketine dönmek, hele ilk kez ayrı kaldığı yuvasına dönmek, onu çok sevindirmeliydi. Öyleyse niçin bu kadar üzülüyordu?

“Memleket dediğin, yuva dediğin şey nedir?” diye düşündü. Sevdiği ve sevildiği her yer onundu, onlarındı. Bunu herkese haykırmak istedi. “Bu vatan benim, bu vatan bizim.”

Bu duygularla başladı çantasını hazırlamaya.

Birlikte aldıkları hediyeleri özenle yerleştirdi çantasına.

Bütün aile okulun önünde otobüse bindirdiler, onu. Daha beş gün önce Şırnak’ta aynı tablo yaşanmıştı. “Ne farkı var?” diye düşündü. Dün anne ve babası ağlıyordu heyecanla Şırnak’tan uğurlarken, bugün “teyze”si ve “amcası” ağlıyordu İstanbul’dan uğurlarken. Dün ışıltılı gözlerle “Çabuk dön kardeşim.” diyen kardeşleri vardı otobüsün yanında, bugün yeni tanıştığı kardeşleri.

Bu kadar kolaydı sevmek ve sevilmek, aile olmak. Artık İstanbulluydu, Şırnak’tan daha buralara gelmeden arkadaşları onlara “İstanbullu” diyordu. Çok kolaydı İstanbullu olmak. İşte İstanbulluydu artık.

Sevgi dolu yürekleriyle onu uğurlayan yeni ailesinin “Şırnak’ta buluşmak üzere.” cümlesi içini sevinçle doldurdu..

Onlar da Şırnaklı olmaya karar vermişlerdi.

Mutluluktan uçuyordu.

Onun öğrettiği birkaç kelime ile vedalaştılar.

“Hodeşte Razi Be” : Allah Razı Olsun.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.