HARUN TOKAK

Bir Kınalı Kuzu: Bekir Çavuş

Köy meydanında davullar, zurnalar çalıyordu. Köyün güzel ve soylu kızı Ayşe ile düğünü vardı Bekir’in.

Ayşe, endamı fidandan narince, alımlı, edalı, siyah saçları topuklarını döven, eteği sırma işleme, başı Tokat işi yazmalı, yazmasının ucu pembe oyalı bir kızcağızdı.

Bıyıkları henüz daha yeni terleyen yiğit yüzlü Bekir’in sevdası vardı yüreğinde.

Birden köy minaresinde görünen bir tellal ; ‘Ey ahali! Kasabadan müftü efendi haber salmış! Çanakkale’de harp kopmuş! Eli silah tutanlar muhtarlığa adını yazdırsın!’ diye ünledi.

Bir kor düştü Ayşe’nin yüreğine. Al al oldu yüzü.

Davullar durdu. Köyü bir sessizlik kapladı.

Herkes muhtar odasına koştu.

Bekir de anasına.

Ev düğüne gelmiş kadınlarla doluydu.

“Anam kapıya kadar bir gelsin” dedi.

Geldi anası.

“Buyur evladım” dedi.

“Anacığım! Çanakkale’de harp kopmuş, akşama gönüllü kafile gidecekmiş! Köyün gençleri muhtarlığa yazılmaya gittiler, bana biraz üst-baş, biraz yiyecek hazırla! Ben de onlara hemen yetişeyim” dedi Bekir.

“Sen ne diyorsun evladım? Bugün senin düğün, derneğin var! Akşam nikâh edeceğiz! Gidemezsin” dedi anası.

“Hayır! Anam kalamam! Arkadaşlarım benim ve benim gibi nicelerinin namusunu korumak için cepheye giderken ben onlardan geriye kalamam.”

***

Islak ve bereketli toprak, ilkbahar güneşine göğsünü açmış, bağrında ne var ne yoksa ortaya dökmeye hazırlanırken, Çanakkale’de nice civanlar ömürlerinin baharında toprağın bağrına giriyordu.

Ve ateşi gittikçe yükselen bir cehenneme dönüyordu, Çanakkale.

Karadan, denizden, havadan bomba şimşekleri yağıyordu kınalı kuzuların üzerine.

“Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer, o ne müthiş tipidir, savrulur enkazı beşer.

Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak. Kafa göz, gövde, bacak, kol,…”

Kınalı kuzular, hücuma kalkmadan önce siperlerde birbirleri ile helalleşiyor, sevdiklerinin yemenilerini boyunlarına dolayarak bomba şimşeklerine, mermi yağmurlarına aldırmaksızın siperlerinden şimşek gibi fırlıyordu.

Süngüler çıkarılarak elde kullanılıyor, süngü süngüye, bıçak bıçağa süngü sesleri bıçak gıcırtıları, yumruk ve sille patırtıları, boğaz boğaza gelen insanların bin bir çeşit bağırtıları bir birine karışıyordu.

Şehit olanlar oluyor, yaralılar, sırtlarda, sedyelerde karıncalar gibi sargı yerlerine taşınıyordu.

Arıburnu’ndaki savaşta Esat Paşa’nın bütün ısrarlarına rağmen Alman komutanın yanlış taktiklerinden dolayı çok zayiat verilmişti.

Buradaki yararlıların birçoğu Akbaş Sahra Hastanesi’ne getirilmişti.

Sonrasını hemşire Safiye Hüseyin’den dinleyelim;

“Her gün hastaneye muhtelif milletlere mensup yaralılar gelirdi. Almanlar, Anzaklar, İngilizler ve bizim yaralılarımız.

Omuz başından kopmuş kollar, kalçalardan kopmuş bacaklar, kırılmış kafalar, dışarı fırlamış bağırsaklar, her yanı kan kızıla boyanmış lime lime elbiseler içinde parçalanmış bedenler…

Sıra sıra yatan yaralı askerlerin hemen hepsi;

‘Anne!… Anne!…’ diye inlerdi.

Gözlerimin önünde hemen hepsi de ‘Anne! Anne!’ diye diye ölüyorlardı. Ben bu parmaklarımla her milletten nice yiğitlerin gözlerini bir daha açılmamak üzere kapattım.

Hele bir gün bir bacağı kopmuş Tokatlı Bekir Çavuş adında birini getirdiler ki unutmam mümkün değil.

Kangren olduğu için ayağının kesilmesi gerekiyordu.

Eti bir hayli çürümüş ateşi de bir hayli yükselmişti.

Doktorları beklerken kendine geldikçe bana düğününü ve cepheye gelişini anlatıyordu; Anası; ‘Gözümün nuru Bekir’im! Peki Ayşe’ye ne diyeceğiz? Elin kızına ne söyleyeceğiz? Elin kızını aldık getirdik? Söyler misin Bekir’im! Annesine, babasına ne söyleyeceğiz?’ Demiş.

“Hayır! Anam kalamam! Arkadaşlarım benim ve benim gibi nicelerinin namusunu korumak için cepheye giderken ben onlardan geriye kalamam. Anacığım! Ona Ayşe’ye dersin ki, Bekir senin namusunu korumak için cepheye gitti! Ayşe elinin kınasını soldurmasın ve beni beklesin, harp bitince düğünümüzü derneğimizi yeniden yapacağız dersin’ diye cevap vermiş Bekir.

“Bekir’im! Benim ciğer parem, ya dönmezsen! Ya şehit olursan oğlum!” demiş anası.

Bu arada doktorlar da gelmişti.

Diğerlerinde olduğu gibi Bekir Çavuş’un da bacağını da uyuşturmadan keseceklerdi.

Yaralıların feryadını duyurmamak ve onun manevi cesaretini arttırmak için her zaman olduğu gibi ameliyat esnasında 5 -10 sıhiyye eri tekbir getirmeye başladılar.

Bekir en ufak bir tepki vermiyor, acı hissi yansıtmıyordu.

İki de bir; ‘Bana ne yapacaksanız çabuk yapın, ben hemen cepheye dönmek istiyorum, komutanım bana gönül koymasın’ diyordu.

Ameliyat esnasında sıhıyye erleri ile birlikte oda tekbir getiriyordu.

Doktorlar bacağını kestiler.

Sardık sarmaladık, yatağına yatırdık. Gece yarısı olmuştu. Bedenimiz de, yüreğimiz de yorulmuştu. İstirahate çekildik. Ne kadar uyuduk bilemiyorum, bitişik odadan bir gürültü koptu.

“Hemşire hanım! Bekir, Bekir! diye seslendiler.

Hemen koştum. Bir de ne göreyim Aman Allah’ım! Bekir Çavuş yatağından kalkmış, tek ayağı üzerine hopluyordu.

‘Ameliyat bitti beni burada ne tutuyorsunuz? Ben cepheye gideceğim’ diyordu.

Bekir dur! dedim.

‘Aman’ dedi, ‘ne diyorsun, yüzbaşım seslendi, emri yerine getirmek lazım. Tabi kalkacağım…’ dedi.

Uzun süre tek ayağı üzerine kalmış olmalı ki, birden yere yığıldı.

Yanımdakilerin yardımı ile tekrar yatağına yatırdık.”

***

Islak ve bereketli toprak, ilkbahar güneşine göğsünü açmış, bağrında ne var ne yoksa ortaya dökmeye hazırlanırken Çanakkale’de nice civanlar bir yorgan gibi kara toprağı üzerlerine çekiyor, daha ölmeden mezara konuyorlardı.

Bağlar, bahçeler çiçek çiçek açarken, onlar sevda bağından bir demet deremeden gidiyorlardı.

Nice kınalı kuzular gibi Tokatlı Bekir Çavuş da baba ocağından, ana kucağından uzaklarda can veriyordu.

Hemşire Safiye Hüseyin başından hiç ayrılmıyordu. Yüreği acımıştı bu yiğide.

Bir hafız başında Kur’an okuyordu.

Birden Gelibolu’da ezanlar yankılanmaya başladı. Belli ki sabah yakındı. Bu ilahi ses arasında, kansız beyaz dudaklarıyla iki de bir;

‘Emri yapamadım! Emri yapamadım!’ diyordu Bekir Çavuş.

Bir aralık yüzüne birkaç damla su değdi. Başını kaldırınca baktı ki, genç hastabakıcının gözyaşlarıydı yanaklarına düşen.

Gözlerini açtı, ezanı bir süre tekrar etti. Bitince; “Galiba ben şehit olacağım, cepheye gidemeyeceğim artık! Eğer ölürsem beni hemen şuraya gömün, bana öyle bir mezar kazın ki, düşman üzerimden atlayıp geçemesin, düşmanla aramızda sınır olsun’ dedi.

Safiye Hüseyin Bekir Çavuş’un başını usulca yastığa koydu.

Elleriyle kirpiklerini kapadı.

Bekir Çavuş en tatlı tebessümlerdeydi.

Anasıyla konuşuyor olmalıydı.

Anası; ‘Bekir’im! Benim ciğer parem, ya dönmezsen! Ya şehit olursan oğlum!

“Anacığım! Eğer şehit olur dönmezsem, Ayşe bilsin ki! Söz veriyorum, orada Peygamberimiz’i dünürcü gönderip onu Yüce Allah’tan tekrar isteyeceğim, düğünümüzü cennette yapacağız tamam mı anacığım!”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.