HARUN TOKAK

Sanan’dan Yükselen Ses

 

Batum’da bir gün batımı… Çocuk cıvıltılarının tatlı su şırıltıları gibi etrafa yayıldığı bir okulun bahçesindeyim.

Sırtını bir dağa dayamış, yeşil gözleriyle önündeki uçsuz bucaksız buğulu maviliğin üzerinden sevdasına bakıyor, Batum.

Sahil boyunca git git bitmeyen toprak parkurlar, parke döşeli yollar, bodur ağaçlar, göklere doğru uzanmış palmiyeler günün son kızıl ışıklarında parıl parıl parlıyor.

Yalnızlığı ve garipliği bir hırka gibi üzerine geçirmiş; sırtını, Sanan Tepesi’ndeki ulu bir çam ağacına dayamış, kara-kışa aldırmadan, ” ben okulumun planını çiziyorum” diyen asrın çilekeşinin sesi düşüyor, akşamın ayazına.

Birden, hiç beklemediğim bir anda önümde beyaz bir araba duruyor.

İçinden, Asya’nın ilk ışık süvarilerinden Kudret Öğretmen iniyor.

Yine öyle mütebessim, öyle mütevazı, öyle sevimli…

Hasretle, özlemle sarılıyoruz bir birimize.

Uzun yoldan geldiği belliydi, yüzü yorgundu.

Bense, bulmuşken onu konuşturmak istiyordum.

Önünde durduğumuz Batum Türk Kolejinin her bir toprağında, taşında terinin olduğunu biliyordum.

Ömrünün en alımlı en güzel günleri bu okulda, bu şehirde geçmişti.

Bu şehrin onun içinde hiç sönmeyen bir kor olduğunu, düşlerinin bu şehirde saklı olduğunu biliyordum.

Ayaküstü başlıyoruz sohbete.

“Hangi yıl gelmiştin buraya?” diyorum.

“1992’nin yedi temmuzunda” diyor.

Buğulu gözleri okulun duvarlarını tararken, sağ eliyle de akşam rüzgârını tel tel biçen saçlarını şöyle bir taradıktan sonra;

“Gorgis Caddesi’nde iki odalı bir ev tutmuştuk” diye başlıyor söze.

“Evin perdelerini takarken üst kattaki evin camından iki kızın bakıp bakıp güldüklerini hala hatırlıyorum.

Her halde erkek birisinin perde takmasına gülüyor olmalılar diye düşünmüştüm.

O günlerde, ekmek, yağ, şeker gibi en hayati gıda maddeleri karne ile satılıyordu.

Sabahın erken saatlerinde kuyruğa girmek, bazen iki üç saat yağmur altında kuyrukta beklemek, tabii bir de zaman kaybı… O yıllarda günde sadece bir iki saat elektrik verilirdi şehre. Gece geç vakit elektrik geldiğinde kalkar, yemek yapardık. Ertesi gün soğuk olarak yerdik o yemeği.

Tüp yoktu.

Su sıkıntısı da had safhadaydı.

Geleli bir ay kadar olmuştu. Türk konsolosluğunun düzenlediği Cumhuriyet Resepsiyonu’na gidecektik.

Arkadaşlarımın hazırlanmasını beklerken boş durmamak için, kitaplıktan bir kitap çekerek, arka kapaktaki yazıyı okumaya başladım;

‘Bahçesi olmayan bahçıvanı buldum. Yanına çırak olarak girmek istedim. Bana dertlerden dert, dikenlerden diken beğen, dedi. Herkes yirminci asırda bir şeyler bulurken benim kısmetime din düşmüştü. Dini bıraksam dinsiz olacaktım, tutsam elim yanacaktı. İster istemez derdimi sevmekle işe başladım.’

Kapağın ardındaki bu yazının, kalbi keşfe açık bir derviş gibi bana bir şeyler fısıldadığını hissettim.

Manisa’dan buraya gelirken, kendisine veda için gittiğim bir Hakk dostunun etrafındaki talebelerine;

‘Kudret Bey’in elini öpün o hicrete gidiyor, bir daha onu göremezsiniz, o ölüme gidiyor, ölürsen kabrin orada olsun, Türkiye’ye getirmeleri için falan vasiyet etme, biz de gelir kabrini ziyaret eder, türbeni yaparız’ dediğini de hatırlayınca; “Ya Rabbi! Herhalde sen bize burada bir dert bir çile vermeden işe sahip çıkartmayacaksın” dedim.

Sokağa çıktığımızda koca şehrin, bir kabir gibi karanlık, ıssız ve sessiz olduğunu gördük.

Evden henüz ayrılmıştık ki, altı-yedi kişi birden vahşi kurtlar gibi apansız üzerimize saldırdılar. Üçümüzün de boğazını sıkarak yere yatırdılar.

İlk şaşkınlığın ardından kıyasıya bir meydan muharebesi başladı. Tekme, tokat, yumruk, et, kemik sesleri gecenin karanlığında bir birine giriyordu.

Az sonra sol ayakkabımın içinin vıcık vıcık sımsıcak kan dolduğunu hissettim. Ellerinden güç bela kurtulduğumuzda, kalçamın beş altı yerine bıçak saplamış olduklarını fark ettim.

Allah’tan diğer arkadaşlarıma bir şey olmamıştı. Beni hastaneye götürdüler.

Yaralarımın iyileşmesi bir ay kadar sürdü.

Bir arkadaşımızın rüyasında çok sevdiğim Hocam’ın ; ‘Ben Kudret Bey’e “geçmiş olsun” a gelmiştim’ demesi üzerine dudaklarımdan şu ölümsüz dizelerin döküldüğünü hatırlıyorum.

“Kaderimi seviyorum, çünkü kendim çizmiyorum.”

İnsanlığın bağrına saplanan hançerler karşısında, benim kalçama saplanan bıçağın ne ehemmiyeti var diye, düşündüm.

Kafamda hep bir okul hayali vardı. ‘Ben okulumun planını çiziyorum’ diyen asrın çilekeşinin sesi az öteden, Sanan Tepesi’nden geliyordu.

1993’ün ilk günleriydi.

Okul görüşmesi için gittiğimiz bakanlıkta, yardımcılarından biri bizi kabul etti. Adam bize; ‘Buyurun oturun’ bile demedi. Biz de meramımızı ayakta anlatmaya başladık. Okul açmak istediğimizi, İngilizce dahil dört dilde eğitim vereceğimizi, modern bir okul açacağımızı söylediğimizde adam birden üzerine barut dökülmüş bir alev gibi parladı;

‘Siz kim oluyorsunuz İngilizce eğitim vereceksiniz? Buraya gelmiş bir de okul açacağız diyorsunuz, defolun buradan’ diyerek bizi makamından kovdu.

Yüreğimiz çok incinmişti. Kırılmıştık. Yapacağımız bir şey, gideceğimiz bir kapı yoktu. Biz de O’nun kapısına gittik. Adam bir kaç ay geçmeden görevden alındı. Yerine Nani Gugunava adında bir bayan geldi.

Biz tekrar gittik. Bizi çok sıcak karşıladı. On beş gün süren görüşmeler sonucunda hem okul iznini hem de bu binayı bize verdi.”

Kudret Öğretmen, bahçesinde durduğumuz binayı eliyle göstererek; “Bu bina harap bir haldeydi. Eğitim sezonuna yetiştirmek için gece gündüz çalışıyorduk.

İçimizde büyük bir coşku vardı.

Müslim, İbrahim, Ramazan, Mehmet kardeşlerimizin bir işçi gibi koşturmaları, boya badana yapmaları, harç taşımaları, üstlerinin başlarının toz toprak, çamur içinde kalışı, terden sırılsıklam oluşları hala gözlerimin önündedir. O kardeşlerimin fedakarlıklarını hiç unutamıyorum.

Okulumuz 1994’ün Ekim ayında 62 öğrenci ile eğitime başladığı günkü mutluluğumuz görülmeğe değerdi.

Yeni formalar içinde okulun bahçesinde sıra sıra dizilmiş öğrencilerin hepsi hayretle bize bakıyordu.

İmtihan için, kayıt için anne babalarıyla okula geldiklerinde bir işçi gibi çalışan bizler, şimdi öğretmen olarak karşılarında duruyorduk. Hayretleri ondandı.

Gürcü ve Türk bayrakları İstiklal marşları eşliğinde gönderlere çekilirken biz de sanki bayraklarla birlikte göklere doğru uçuyorduk.

Çektiğimiz çileleri unutmuştuk.

Bir öğretmenimizin; ‘acaba bizi buralara gönderen zat okulumuzu görmeye gelir mi?’ Gelgitleri içinde uyuduğu bir gece Hoca Efendi okulumuza gelerek; ‘Kalk delikanlı! Yaptığınız okulu bana gezdir’ demesi, yorgun yiğitlerin alnına kondurulmuş bir buse olduğunu düşündük.”

***

Yine bir gurub vakti. Güneş eteğini toplayıp dağların ardında yitiyordu

Karın-kışın şiddeti karşısında hiç açmayacak galiba diye düşündüğümüz tomurcuklar, rüya rüya büyümüş ve kekik kokulu bir bahar sabahında etrafına gülücükler saçmaya başlamıştı.Manolya çiçeği parfümlü saçları, günün son kızıl ışıklarında alev alev yanan şehrin masmavi gözlerinde, engin denizlerin sonsuzluğu ve gizemi vardı.

Batum’da gün batımıydı.

Şehir, şimdi bir başka güzeldi…

Birden bir ses yükseliyor Şeyh Sanan’dan.

Ses tanıdık geliyor bana.

Sırtını Sanan Tepesi’ndeki ulu bir çam ağacına dayamış, onca kara-kışa aldırmadan yalnızlığı ve garipliği bir hırka gibi üzerine çekmiş bir adamın sesi bu.

“Ben okulumun planını çiziyorum, ben kışta geldim, siz cennet asa bir baharda geleceksiniz!”

Bir akşam vakti Manolyalar ülkesinin son kızıl ışıklarına düşen bu ses, o gün bu gün, ardı arkası hiç bitmeyen havai fişekler gibi çiçek çiçek bütün bir dünyada yükseliyor.

 

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.