HARUN TOKAK

Aşk ve Ölüm

Güneş, turuncu ufuklarda kayboluyor. Bir sonbahar günü daha, dalından kopan bir güz yaprağı gibi, geceye dökülüyor.

Güzel olduğu kadar da hüzünlü bir Eylül akşamında; ölümün soğuk soluklarını andıran güz rüzgarları, kışa doğru koşan varlıkların tatlı tatlı ensesini okşamakta.

Her bir nesnenin, kaderindeki kışa daha şimdiden boyun eğişini ve onların hazin hallerini düşünürken, kendimizi, hastanenin 1907 numaralı odasının önünde buluveriyoruz.

Kapıyı çalıyoruz.

Eşi Gülper Hanım, görünüyor kapıda.

Karşısında bizi görünce, hüzünlü bir tebessüm yerleşiyor yüzüne.

Büyük usta yatağında, derin bir sükun içinde.

Beyaz örtüler altında, kıpırtısız, öylece yatıyor.

Aman Allah’ım! Koca çınar gitmiş, incecik bir dal kalmış. Önce sarsılıyoruz fakat gözleriyle karşılaşınca , o tanıdık gözlerden simaya aynı mananın, bir koca çınar heybetinin yayıldığını görüp, derin bir nefes alıyoruz.

Hüzün çiçeklerinin açtığı o kuru dalda yine de koca bir çınarın heybeti var.

Bacanağı Can Ataklı da camın kenarında düşünceli bir halde oturuyor.

Odadaki bütün eşyaya hüzün çökmüş.

Gülper Hanım daha önce pek görmediğim bir şekilde, tıpkı nezih evlerinin duvarındaki yağlı boya resminde olduğu gibi, saçlarını kısa kestirmiş ve iki yandan tokalarla hafif kaldırarak tutturmuş.

Sonradan öğreniyoruz ki Büyük Usta ilk karşılaştıklarında Gülper Hanım’ı bu haliyle görmüş ve aşık olmuş.

Hasta yatağında yatarken, eşinin kuaföre gitmesini ve saçlarını yine o genç kızlık yıllarındaki gibi kestirmesini istemiş.

Tıpkı filmlerinde olduğu gibi, bu hastane odasında da aşk ve ölüm kol kola.

Sanki bir hasta odasında değil de film setindeyiz.

Nitekim, “Hanım” ve “İki Yabancı” filmleri serisinin bir uzantısı olan ve yapımcılığını uzun yıllar başkanlığını deruhte ettiğim Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın üstlendiği,”Köpekler Adası”nda da; ıssız bir adada bir başına yaşayan güzel bir kadından etkilenen gazetecinin, aynı kadın tarafından öldüreceğinden korkarak adayı terk etmeye çalışırken, arkasından gelen köpek sesleriyle ölüme çağırılışını görmüştük.

Bazen İstanbul’a bakan bir terasta, bazen eski bir ahşap konakta, bazen bir kasaba meydanında bazen bir cezaevi avlusunda ya da bir adada…

Velhasıl büyük ustanın gözünden bakınca aşkın ve ölümün bir zamanı ve de mekanları olduğunu hatırlıyoruz.

Şimdi de bir hastane odasında aşkın ve ölümün dansını seyrediyoruz.

Bembeyaz örtüler içersinde o yosun yeşili gözleriyle bize derinlerden, çok derinlerden bakıyor ama bir kelime bile konuşamıyor.

Önceki heybetli halini bilip tanıdığın bir insanın çaresiz bakışları, bir başka yakıyor insanın yüreğini fakat ölümün derin kuyularından, yukarıda parlayan hayat ışığına doğru tırmanma arzusunu ve ümidini hiç yitirmeyen bir irade insanıyla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız.

“Çabuk iyileşmen lazım daha yapacak işlerimiz var” diyorum.

Dudaklarında acı bir tebessüm…

Yine de “inşallah” anlamına gelen hafif bir baş kımıltısı.

Gözlerimiz sık sık buğulanıyor, kendimizi bırakmamak için gözlerimiz kaçırmak zorunda kalıyoruz. Duygularımıza hakim olmamız , onu üzecek her türlü şeyden kaçınmamız gerekiyor.

Elinden tutarak; “Nasılsınız” diyorum, Gülper Hanım hemen;

“İyiye doğru gidiyor, bu gün dışarıdan gıda almaya başladı…” diyerek söze giriyor.

Fakat, konuyu daha fazla sürdürmek istemiyor ve bir vesile bularak sözü değiştiriyor. Belli ki sevgili eşinin başucunda, hayat ve ümit dolu bir şeylerden bahsetmek niyetinde.

Can Ataklı’ya dönerek, bizimle tanışıp tanışmadığını sorduktan sonra, Türkçe Olimpiyatları’nın insanları nasıl büyülediğinden, dünyanın yüz on ülkesinden gelen çocukların nasıl Türkçe şarkılar söylediğinden, yüreklerinde nasıl sevgiyi büyüttüklerinden söz ediyor.

Sonra, Büyük Ustayla birlikte gittiği Afrika ziyaretini, anlatmaya başlıyor.

“Halit’le Afrika’ya gittik, orada Türk okullarını gezdik, örselenmiş siyah güller gibi çocukları gördük… Can biliyor musun, bu okullar sadece Türkiye’nin değil bütün dünyanın umududur… Kenya ziyaretimizde, Afrikalı siyah bir çocuğun;

‘Her gelen beyaz bizi sömürdü, siz başkasınız, diğer beyazlara benzemiyorsunuz, sizler bizim son umudumuzsunuz ne olur umutlarımızı boşa çıkarmayın, bizi daldığımız bu tatlı rüyadan uyandırmayınız,’ sözleri; Halit’in de benim de göz pınarlarımızda yaş bırakmadı o gün. Aman Allah’ım! Kendi yazdığı şiiriyle kendi siyah insanın acılarını o kadar güzel dile getirmişti ki diğer konuklarla birlikte göz yaşı selinde kalmıştık. …”

Büyük usta yatağında sessizce yatıyor, konuşulanları duyuyor, anlıyor, ama konuşamıyor, sohbete katılamıyor.

Vakfa gelip gittiği günler geliyor, gözümün önüne.

Daha kapıdan girer girmez gök gürler gibi sesiyle ortalığı velveleye veren , önüne gelen herkese muhabbetle selam veren, hal, hatırını soran, yakından ilgilenen bu insan konuşamıyor, kıpırdamıyor, kalkamıyor.

Bir zamanlar, birlikte film yaptıkları Türkan Şoray, Müjde Ar gibi sanatçılar gelip gidiyorlarmış, yanına.

Onları karşılarında gördükçe eski günlerini, yıldırım hızıyla geçip giden yılları hatırlıyordur diye düşünüyorum. Setlerdeki koşuşturmalar, “Motor!” diye haykırdığı o güzel günler, çekilen sahneler, bir film şeridi gibi gelip gitmez mi insanın gözlerinin önünden.

Yukarda sözünü ettiğim,”Köpekler Adası” filminin hem senaryosunu yazmış hem de yönetmenliğini yapmıştı.

Çekimlerin Balıkesir Erdek’teki sette yapıldığı bir gün Fethullah Gülen Hocaefendi’nin aşağılardan gelişini görünce;

“Aman, aman, aman Allah’ım kimleri görüyorum, kimler geliyor” diyerek coşkuyla yamaçlardan yuvarlanırcasına koşan Büyük Usta, şimdi bir hastane odasında yatıyor. Film setindeki görüşme, gözlerdeki, “birbirimizi hiç bırakmayalım olur mu?” anlamında ki sıcak bakışlar, hiç bitmeyecek olan bir dostluğun ilk kıvılcımları gibiydi.

Köpekler Adası sanırım son filmiydi. Film, hep vefasızlık görmüş bir sanatçının, insanlardan kaçarak ıssız bir adaya çekilişini, kendisini köpeklerine adayışını anlatıyordu. Büyük Usta, Köpekler Adası filminden sonra vefalı dostlar edindiğini sık sık dile getirirdi.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin öncülüğünü yaptığı; herkesin inancına, fikrine ve konumuna saygı göstererek birlikte yaşama, açılımlarına; sinema ve sanat dünyasından en güçlü ses, şimdi sessiz duran bu büyük ustadan gelmişti. O otel salonlarında yaptığı etkili konuşmalar, hala kulaklarımızda çınlamaktadır.

Fakat bu güzel çalışmalar, 28 Şubat sürecinde maalesef çok büyük yara almış ve Büyük Usta buna çok üzülmüştü.

Bu toprağın çocukları birbirine neden düşman olmalıydı? Sevgi dolu yüreği bu sorunun cevabını bir türlü bulamıyordu.

Sadece insanlara karşı değil, bütün varlıklara karşı derin bir sevgi büyüttü yüreğinde.

Sapanca gölüne nazır tepedeki evinden, yamaçların yeşiliyle, gölün maviliğinin dansını seyrederdi. Yine Sapanca’da olduğu bir yaz, köpeğine eziyet eden birisiyle, nasıl kavga ettiğini, daha yapılı , güçlü olan adamın kendisini nasıl altına alıp dövdüğünü, anlatmıştı.

Kendi aleyhine de olsa doğruları anlatmaktan ve yapmaktan ayrı bir haz alan,

dürüst, ilkeli, saygın, babacan bir insan. Hakkı yense bile kimsenin hakkını yemez…

Başbakanlığı döneminde Merhum Ecevit’in çekimini arzu ettiği “Devlet Ana” filminin yapımı için, bazılarının haksız kazanç peşinde olduklarını görünce, emrine çıkartılan on milyon dolardan daha fazla bir parayı, götürüp iade etmişti.

1999’un Haziranı, bizim için 28 Şubat’ın en fırtınalı günleriydi.

Televizyonlar, gazeteler, Vakfımızın Onursal Başkanı Fethullah Gülen’le ilgili acımasız yayınlar yapıyordu.

Bazı televizyonlar, vakıf yetkililerinin ve önde gelen insanların tutuklanacağı yönünde haberler yapmıştı.

Büyük Usta’nın gözlerine sabaha kadar uyku girmemiş, sabah gün ışır ışımaz da koşa koşa vakfa gelmişti. “Hiç korkmayın, eğer gelirlerse beni tutuklamadan size dokunamazlar” deyişi, unutulur gibi değil.

Aynı inançları, aynı görüşleri taşımasa da insan her zaman insan.

Sevgiyi bir haziran kurşunuyla iki kaşının tam ortasından vurmasalardı; Halit Refiğ, Cenk Koray, Cem Karaca gibi nice insanlar, ülke insanın yüreğindeki sıcaklığı, vefayı keşfedecek ve ruhlarının yalnızlığındaki ıssız bir adaya sığınarak köpekleriyle baş başa kalmayı düşünmeyeceklerdi.

***

Son bahar günleri, güz yaprakları gibi dökülüyordu.

Ölümün soğuk soluklarını andıran güz rüzgarları, Kış’a doğru koşan varlıkların enselerini tatlı tatlı okşamaktadır.

Hastanenin koridorlarında yürürken, güz rüzgarları sanki arkamızdan bizi kovalıyordu.

1907 numaralı odaya vardığımızda; Büyük Usta beyaz örtüler içinde, Aşk ve Ölümün, dansını seyrediyordu.

Neredeyse üç çeyrek asrı geride bırakan bu koca çınar, “Ölüm Peşimizde” filminin senaryosunu yazdığında henüz 25 yaşındaydı.

O günlerde hayatının ve sanatının baharında olan bu büyük usta, hazan vurmuş bir dal gibi kıpırtısız yatıyor, ama yine de varlığı konuşuyor, anlatıyor:

Aşk ve ölüm!..

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.