HARUN TOKAK

Arkamda bir dağın yıkıldığını hissettim

Yol boyunca, Anamın “oğlum! babanız, alaca bir gömlek için, bir sene boyunca köydeki bir ailenin hizmetinde çalıştı. Ne yokluklar gördük biz.” deyişi acılarla dokunmuş siyah bir gömlek gibi ruhumun sırtına geçmişti…

1995 yılının tam Haziran ortasıydı.Gecenin karanlığında, acı haberin merkezine doğru yolculuk başladı,Ankara’dan

Köy yollarının kıvrımlarında yavaşlayan arabamız, kıvrımlardan kurtulunca bir siyah küheylan gibi akıyordu.

Tenha dereler, sarp tepeler geride kaldığında gün de ışımıştı.

Son tepeyi aştığımızda önce caminin minaresi göründü.

Sonra yavaş yavaş tamamlanan bir resim gibi vadiye yayılmış bütün bir köy.

Bir zamanlar sesime ses veren,kaval sesine doymuş karşı dağlar, güneşe her sabah bağrını açan yamaçlar bütün heybetiyle karşımdaydı.

Mazideki o güzel günler, hayalimin büyülü bahçelerine gelip otururken, vadiden tepelere doğru da hazin bir salâ sesi yayılıyordu.

Ağabeyimin sesiydi bu… Babamın salâsını okuyordu… Ezanı doğduğunda kulağına okunmuştu. Hayat, ezanla salâ arası kadar bir zaman dilimi.

İstasyondan köye uzanan yolun solundaki köy kabristanına kadar gelmiştik.

Biraz sonra onu buraya getirecektik.

Salâ sesi ansızın kesildi.

Sıcak yaz rüzgârları, yüreğimin yangınlarına yeni alevler taşıyordu.

Ağabeyim salânın arkasını getirememişti.

O gün, bir elimin boşta kaldığını, arkamdaki koca bir dağın yıkıldığını hissettim.

Hep elimden tutan insanı kaybetmiştim. Elimden tutarak camiye, tarlaya, okula, köy odasına ve okumak için şehre hep o götürmüştü beni.

Biz biraz sonra babamı buraya getirecektik.

Bir elim boşta kalmıştı…

Karşı dağlar yerinde dursa da içimde bir yüce dağ yıkılmıştı.

Cuma namazını müteakip, camiden mezarlığa doğru omuzlar üzerinde sükun içinde ilerliyordu babam.

Köy meydanındaki çamların üzerinde kümelenmiş kuşlar ayrılık şarkıları söylüyordu.

Yazları köyümüze gelen leylekler söğüt başındaki yuvalarındaydılar. Ana leylek ağzında yiyecekle süzülerek indi yuvasına. Yavrular, analarını görünce ağızlarını açmaya başladılar.

Cenazeye arkadan yetişenlerle birlikte büyük bir kalabalık sessizce taşıyordu babamı.

Bir ömür boyu geçtiği evlerin önünden, dar sokaklardan son defa geçiyordu. Suyunu çok sevdiği yukarı çeşmeye de dönüp bakmıyordu bile.

Bir kuş gibi kalabalığın kanatlarıyla, yuvasına geri dönmemek üzere, usul usul uçuyordu. Kalabalık harman yerini ikiye bölen yola kadar gelmişti.

İçimi buruk bir acı kapladı…

Seher poyrazında harman savurduğumuz, güneşin bağrında düven sürdüğümüz harman yerinden geçiyorduk.

Çift sürmeyi, tırpan biçmeyi, harman savurmayı ondan öğrenmiştim.

Leyla ile Mecnun’un, Ferhat ile Şirin’in, Kerem ile Aslı’nın hazin hikâyelerini de.

Kur’an okumayı, namaz kılmayı, gece yatarken dua etmeyi, peygamberlerin hayatını, sahabelerin kahramanlıklarını önce o anlatmıştı.

Çalışmanın erdemini de…

İlk öğretmenimi kaybetmiştim.

Köyümüzde radyonun olmadığı yıllarda ilk yanık türküleri de ondan dinlemiştim.

Şimdi o yanık türküler acılı bir ağıt gibi yankılanıyordu acıların harman olduğu yamaçlarda.

Bir alaca gömleğe bir yıl hizmet eden babam, şimdi bembeyaz elbiseler içinde son yolculuğuna uğurlanıyordu…

Kuru bir meşe ağacının önünden geçiyorduk.

Benim savrulduğum anda, hafif esen bir rüzgâr da onun son yapraklarını savuruyordu.

Anamın pişirdiği acılı sıcak tarhana çorbalarını,kaşığın sapıyla içindeki saman çöplerini ayıklayarak bu ağacın altında içerdik.

Acılar, hatıralar hırpalıyor bitkin bedenimi ve harman gibi bir uçtan diğer uca savuruyor beni.

Köyden şehre gidecek kadar parası olmayan babam, ağabeyimle birlikte elimizden tutarak, okumamız için Uşak’a bu yoldan götürmüştü bizi…

Annem, okul harçlığımızı bazen komşulardan hatta ilkokul öğretmenimizden bile borç istediğini çok sonraları anlattı bize.

***

Daha bir yıl öncesi, 1994’ün yazıydı.

Köye gittiğimde “Oğlum camimizin durumu hiç de iyi değil, tamiri de kabil görünmüyor, en iyisi mi bunu yıkarak yeniden yapmalı ama neresinden başlayacağımızı da bilemiyoruz. ‘Ben birkaç kişiyi köy odasına toplayayım da bir konuşalım.’ demişti.

O gece köy odasında yapılan mütevazı toplantı büyük ve güzel caminin inşası için bir başlangıç olmuştu.

İnşaatın betonlarını sular, zayi olmasın diye de çivileri doğrulturmuş.

İsrafı hiç sevmezdi. Bir ömür boyu aynı çakıyı, aynı deri kemeri kullandığını hepimiz biliriz.

Bir perşembe günü ikindiye kadar çalıştıktan sonra kendini pek iyi hissetmiyor ve eve geliyor.

Anam, kapının önünde komşu kadınlarla oturuyor.

“Siz oturun; ben abdest alıp camiye gideceğim” diyor ve içeri giriyor.

Ezan okunduğunda hâlâ çıkmayınca; Anam, ‘bir bakayım’ diye içeri girer. Bir de ne görsün, babam boylu boyunca uzanmış yerde yatmaktadır.

Bu son çığlığı hiç duymamıştır bile… Abdestini tamamlayamamış, ayağının biri kalmıştır.

***

Kabristana girmiştik.

Kalabalık bir topluluk onu uğurlarken, yine kalabalık bir topluluk onu bekliyordu.

Yanık sesiyle her seher sabah ezanı okuyan Aziz Amca orada yatıyordu.

Aman Allah’ım o ne ezandı! Yataklarımızdan doğrulur onun ezanını dinlerdik. Etraftaki dağların taşların sükûn kesildiğini hissederdik. Şimdi sükûn içinde yatıyordu.

Kara Mustafa Dayı da oradaydı. Âmâ gözleri ile yaz kış demeden her vakit namazını mutlaka camide kılan bu heybetli insan boylu boyunca yatıyordu. ‘Saati nasıl biliyorsunuz’ dediklerinde; “Seherde horoz üç kere öttü mü sabah vakti girmiştir, ben evden çıkarım.” derdi.

Bir Kur’an adamı Faik Dede de oradaydı. O çocukların sevgilisiydi. Mütevazı kabrinde, bir derviş edasıyla sessizce duruyordu.

Zengin-fakir, genç-ihtiyar, iyi-kötü ayırt etmeksizin zaman değirmeninin öğüttüğü herkes oradaydı.

Okumamızda büyük katkıları olan dedem, anneannem, dayılarım ve daha niceleri… Hepsine rahmet diliyorum.

***

Köylülerinse derdi başkaydı.

Kendi aralarında, “Süleyman Efendi gitti, şimdi camiyi nasıl tamamlayacağız” diye konuşuyorlarmış. “Başımıza sardı ve bıraktı gitti” demeye getiriyorlardı.

***

Duyan herkes akın akın köye koşmuştu. Uşak’tan, Ankara’dan bazı vefakâr dostlar da gelmişlerdi. Mezar başında, uzaktan yakından gelenlere teşekkür etme işini ağabeyim bana tevdi etti.

“Sevgili Babacığım!

Hayatında her şeyi yarım bıraktın gittin.

İyi evlat yetiştirmek büyük bir hayalindi ama olmadı. (Tabii kendimi kastederek)

Abdest almak istedin o da yarım kaldı.

Cami yaptırmaya niyet ettin o da bitmedi…”

Ben hıçkırıklarımı tutamıyordum.

Yüreği yaz güneşi gibi cömert insanları harekete geçirmeye yetmişti bu sözler.

Vefakâr ve değerli dostum işadamı Hamit Bey, her zamanki gibi söze girdi ve “arkadaşlar bu caminin bitmesi için gerekli parayı burada toplamamız lazım. Süleyman Amca vefat ettiyse de bayrak yerde kalmamalı” dedi.

***

Cami kısa sürede bitirilmişti.

Köylüler, “Süleyman Efendi’nin ölümü mü yoksa dirisi mi daha çok hizmet etti anlayamadık” dediler.

Bir yıl sonra samimi dostlarım Alaeddin Kaya, Şerif Ali Tekalan, Aysal Aytaç ve Hazım Beylerle köye gittiğimizde cami ibadete açılmıştı ama babam yoktu.

Bir alaca gömlek için bir yıl çalışan, çocuk yaşta sabanın arkasında düşe kalka yürüyen babamın yokluğunu o gün derinden hissettim…

Hiç kimse babam gibi sarılmıyordu boynuma.

Eve geldiğimde anam tek başına karşıladı bizi.

Koca kapının önünde bir yalnız güvercin gibi duruyordu. Birden hüzün çöktü içime. Hep birlikte girdik içeriye.

Aysal Bey’in okuduğu Bingöl Çobanları’yla eski acı tatlı hatıralar, yoklukla yoğrulmuş yıllar yeniden gelip oturmuştu içimize.

Bizi okutarak, yılların geçtiğini vahşi dağlarda kuzulardan öğrenmekten kurtaran babalarımızı şükranla ve rahmetle andık.

En zor da o yıl köyden ayrılmak oldu. Her yıl anam babamla birlikte, evin önünden uğurlardı bizi.

O yıl, bir yaralı güvercin gibi yalnız uğurladı bizi anam.

O hâlâ yalnız.

Gelin bu gün hep birlikte, aramızdan ayrılan bütün babalara, hasretle “Haziranlaşan” yüreklerimizden sımsıcak Fatihalar yollayalım.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.