HARUN TOKAK

Yedi Kandilli Süreyya

Bir sonbahar günü… Boğaz’ın Karadeniz tarafından bir gemi görünür.

Ay ışığında yol alan o gemide uzun ve bereketli bir ömrün kendini beklediği genç bir çocuk vardır.

O genç çocuk, kabrin yalnızlık ve vahşetini andıran karanlıklarda kaldığımız bir anda maneviyat semamıza yedi kandilli süreyya’yı asarak saniye saniye sabaha giden gecenin fecir süvarilerindendir.

Adı, Mahmut Celaleddin Öktem’dir.

Hep hayallerinde büyüttüğü rüya şehir İstanbul, bütün ihtişamıyla gözlerinin önündedir.

Küçük yaşta babasını, birkaç yıl sonra da annesini kaybettiğinde henüz on yaşında olmasına rağmen yetimliğin yıkımına bırakmamıştır kendini.

Gönlü bir gülistan olan annesi Güler Hanım’ın dudaklarından, geceler boyunca şelaleler gibi dökülen ayetlerin tatlı şırıltılarında hiç Kur’an görmeden hafız olmuştur.

Rabbine söz vermiştir.

"Ya Rabbi! Eğer bana kitabının dilinden anlamayı nasib edersen ölünceye kadar senin dininin davetçisi olacağım…"

İstanbul kışa teslim olunca, küçük Celal için de zor günler başlar.

Dışarıda soğuklar ıslık çalmaktadır. Bu koca şehirde hayata tutunmak zordur.

Hemen her gün, Çapa’daki okulundan dönerken uğradığı bakkaldan çoğu kere "bir somun, bir soğan" alır.

Bakkaldan çıkınca da kömürcüye uğrar.

Bir okka kömür alarak mendiline kor.

Bakkalda, kömürcü de alışkındır onun mütevazı isteklerine.

Bir elde kitaplar, diğer elde kömür Şeker Han’ın yolunu tutar.. .

Bazı geceler, hanın tuvaletlerini aydınlatan kandil ışığında çalışır derslerine

Karanlıkları kendince aydınlatmaya kararlı bir ateş böceği azmidir onunkisi…

Küçük Celal, 1925’de İstanbul İmam-Hatip Okulu’nda Arapça öğretmeni olur.

1930’da Anadolu’nun bereketli yüzünde ışığı sönmeye yüz tutmuş iki göz gibi duran son iki İmam hatip okulu da kapanınca, asil bir milletin dini hayatı, bitkisel hayata giren bir hasta gibi bütün bütün gözlerini yumar.

Hoca, İstanbul Sultanisi’ne geçer.

1948’lere gelindiğinde ülkede cenaze yıkayacak kimse kalmamıştır.

Sadece halk değil, tek parti döneminin milletvekilleri bile bu duruma isyan eder.

Bunun üzerine, on aylık imam-hatip kurslarının açılmasına karar verilir.

Bir yıl önce yaş haddinden Vefa Lisesi’nden emekli olan Celal Hoca, İstanbul’da açılan bu ilk kursun kurucu müdürü olur.

Ama onun hayalinde hep yedi yıllık imam-hatip okulları projesi vardır.

Nurettin Topçu’nun; "O, geç kalmış bir Ebu’s-Suud Efendi veya bir ibn-i Kemal’dir" dediği, Celal Hoca, Rönesans’tan beri bütün fikir ve felsefe hareketlerini takip etmiş, Avrupa’nın büyük filozoflarını okumuştur.

Demokrat Parti iktidar olur olmaz, liseden öğrencisi olan, Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’ye koşar.

"Tevfik eline bir fırsat geçti, değerlendir."der.

Bakan sıcak bakar ama bürokratlar sürekli engel çıkarırlar.

Hoca o kadar yorulur ki pek çok günler; "Açamadık bir türlü şu okulları,"diyerek ağlar.

Nihayet 1951’de yedi ilde açılmasına izin verilen yedi yıllık ilk imam-hatip okulları, en zifiri karanlıkları saniye saniye sabaha taşıyan yedi kandilli Süreyya gibi parlamaya başlar.

Gecenin en karanlığında tatlı bir derecik halinde akan su, yedi koldan koşan bir şelaleye dönüşür.

Kayıtlar Langa’daki kurs binasında yapılır.

Binada ne elektrik vardır, ne de su.

Akşam olunca mum ışığında devam eder kayıtlar.

Çoğu, yırtık pırtık elbiseler içindeki fakir köylü çocuklarıdır.

Kalacak yer bulamadıkları için, cami köşelerinde, kömürlüklerde, fırın işçileri ile un çuvalları arasında kalırlar.

Celal Hoca bir yandan kayıtları yaparken diğer yandan yeni okul binası arar.

Herkes tanır onu.

Gözlüklü, sakallı, başında bere, sırtında yaz günleri bile çıkarmadığı pardesü, boynunda kaşkol, elinde kabarık bir çanta…

İşte Celal Hoca…

Yedi kule hattındaki vatmanlar, durak haricinde de durup alırlar hocayı.

Görüldüğü her yerde Allah’ı hatırlatan temiz siması herkesi büyüler.

Bir tatil günü okula gelen Nurettin Topçu, yaşı yetmişi aşkın Hoca’yı tuvalet temizlerken bulur.

Bulgur bulgur ter basar Topçu’yu.

"Hocam! Bu genç işidir bırak öğrenciler yapsın" der.

Hoca tatlı bir tebessümle;

" Gençler yaptıkları işlerle şahsiyetleri arasında irtibat kurarlar, yarın "tuvalet temizleyip okudum" diyerek kompleks sahibi olurlar. Onları gürbüz bir fidan gibi yetiştirmek bizim vazifemizdir "der.

Alçak gönüllü olmak, olgunlaşmış insanlarda daimi haldir.

Bir gün maarif müdürü, yaşları geçmiş öğrencilerin kaydının silinmesini ister.

Celal Hoca; " Müdür bey! Beni görevden alabilirsiniz ama ben, bu güzide gençlerin kaydını silemem" diyerek sert çıkar.

Bir başka gün geometri hocası, öğrencilere; "bizim geometri de bir çizgimiz sizin Fatiha’nızdan daha kıymetlidir" der.

Sınıf, hocayı boykot kararı alır.

Karar: Hoca sınıfa girer girmez bir öğrenci ders boyunca Kur’an okuyacaktır.

O güzel sesli öğrenci, geleceğin Diyanet İşleri Başkanı genç Tayyar Altı Kulaç’tır.

Celal Hoca, ders sonrası şikayete gelen öğretmene;

"Hak etmişsindir, benim çocuklarım terbiyesizlik yapmaz,"der ve elini masaya vurarak; " yarından itibaren seni bu okulda görmeyeceğim" diye ekler.

Kendisinden sonraki bir müdür; "bu okulda ne işiniz var, sonu yok bu okulların, ölü mü yıkayacaksınız" diyerek sürekli aşağılar öğrencileri.

Hoca teselli eder onları.

Bir başka gün, okula alınmadığı için mahzun bir halde okuldan ayrılan bir öğrenciyi;

"Oğlum bu okullar idarecisini buluncaya kadar bu müdürler başımıza da pislese katlanacağız" diyerek teselli eder.

Füsunlu ışıklar gibi en karanlık gecelerin bağrından fışkıran bu aydınlık insanlar, akıp giden yıllar içinde yeniden doğuşun ihtişamlı destanını yazarlar.

İstanbul’da Celal Hoca’lar, Hüsrev Hoca’lar, Konya’da Mustafa Kurucu’lar, geleceğin ümit yüklü şafağında bu güzel nasibin ilk ışıklarıdır.

Canhıraş çalışırlar.

Sıradağlar gibi her zaman tipiye borana meydan okuyan bu fecir süvarileri, sürekli karla-buzla savaşmış ve her mevsim meyve veriyor olmanın sırrını keşfederek, şartlar ne olursa olsun hep gül yetiştirmiş ve gül türküleri söylemişlerdir.

Bu koşuşturmada kendi çocuklarını da ihmal etmez, bir gün evine ziyaretine gelen bir öğrencisi;

"Ne mutlu size hocam! Pırlanta gibi çocuklarınız var, birçok hoca çocukları tanıyorum hiç sizinkilere benzemiyor."

"Ben çocuklarıma haram yedirmedim evladım,"der.

Soğuk bir sonbahar günü Fındıklı’daki okula gelir. Yaz boyunca hazırladığı ama onca aramasına rağmen evde bir türlü bulamadığı notlarını bir de okulda aramaktır muradı.

Bulamaz.

Çok üzülür.

Okuldan ayrılırken adımları ağırdır. Ayaklarını sürükleyerek yürümektedir. Okul çıkışında karşılaştığı Yaman Dede’nin yemek teklifine;

"Bu gün okulda dersim olmadığı için yemek yemeye hakkım yok,"diyerek okuldan ayrılır.

Bu, seksen yıllık ömrünü Allah’a adamış bir irfan abidesinin çok sevdiği okulundaki objektiflere girmemiş son fotoğrafıdır.

1961 Kasımı’nın son günleri… Zayıf bedeni, hazin bir sonbaharın fanilik rüzgârlarında titremektedir.

Ve nihayet yetmiş dokuz yıldır hep kıyıda beklediği gemi görünür.

Nureddin Topçu’nun, "’Kalbimin annemden doğduğu günkü kadar saf olmasıyla müftehirim’ diyen Fransız edibini kıskandıracak kadar saf ve temiz,"dediği bu büyük ruhlu insan, emaneti "ver" nidasına, hiçbir benlik kullanmadan "al" diyerek emaneti teslim eder.

Sükunlu bir sonbahar gecesinde eğer yolunuz Edirnekapı’ya düşerse Yedi Kandilli Süreyya’nın aydınlığında parlayan bir isim dolar gönlünüze;

Mahmut Celaleddin Ökten.

One thought on “Yedi Kandilli Süreyya”
Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.