HARUN TOKAK

Uzaklardaki Kardeşime

Son yirmi yıldan bu yana Orta Asya ülkelerine pek çok defalar gittim geldim.  Hep hayallerde, düşlerde gördüğümüz; hikâyelerde, romanlarda okuduğumuz uçsuz bucaksız bozkırları, bir beyaz anıt gibi göklere başını uzatmış olan Tanrı Dağları’nı gördüm.

Yine her zaman olduğu gibi coşkunca boz-bulanık akıp giden Amuderya’nın kıyılarında yürüdüm. Maveraünnnehir’de dolaştım. Gün batımlarında, yüreği hasret dolu bir ananın bağrına atılan bir evlat gibi Volga Nehri’nin  birkaç koldan Hazar’ın kızıl sularına dökülüşünü seyrettim. Ama en önemlisi uzun bir hasretten sonra kardeşlerimizle kucaklaştım.

Sabahın en erkeninde Anadolu’dan yola düşmüş olan bozkırların Işık Süvarileri ile selamlaştım.

Kaç yılıydı, hangi gidişimdi bilemiyorum.

Gök yüzünün bakır rengine büründüğü, bozkırların  bin bir ses yolladığı bahar günlerinden biriydi.

Tanrı dağlarının eteklerinde bir Kırgız kardeşimi gördüm.

Sanki bin yıldan beri hep o dağların eteklerindeymiş gibi bir hali vardı. Toprak kokuyordu. Üst-başında kar-kıştan derin emareler vardı. Bozkır kavruğu esmer yüzdeki gözler, güneş vurmuş sevgi pınarı gibi parıl parıldı.

Yüz bizim öncelikli kişiliğimizdir.

Yüzün gerisinde kişilik vardır.

Bu yüce kişiyi görür görmez kanım kaynadı.Sarıldık birbirimize. Hem de asırlık hasretle. Birbirini deli gibi seven iki insan kavuşamazsa ondan efsane doğar derler ya; Biz de Mecnun’la Leyla gibi, tam da birimiz canını, diğerimiz de aklını yitirmek üzereyken, artık vuslatın mahşere kaldığını düşünürken kavuşmuştuk birbirimize.

Bağrında elektrik bulunduran iki bulut gibi bir birimizde erimiş, kaybolmuştuk.

Yüreklerimizden dökülen damlalarla, kuru toprakların kıpırdadığını, bozkıra can geldiğini gördüm.

Gözlerimizin içine bakıp bakıp yeniden sarılıyor, mutluluktan uçuyorduk. Sanki Süleymaniye’de bayram sabahıydı. O gün bu gün o kavuşma sahnesini hiç unutamadım.

O seyahat dönüşü o kavuşma sahnesindeki duygu ve hislerimi kaleme almıştım.

Tanrı Dağları’nın eteklerindeki o kardeşim geçenlerde altmış yaşına girdi.

Bu vesile ile Hasan Ormuşov adındaki o kardeşime gönderdiğim o mektubu sizlerle de paylaşmak istedim.

Uzaklardaki Kardeşim’e

Seni ilkin Tanrı Dağları’nın eteklerinde görmüştüm.Üzerinde hala kardan kıştan emareler vardı. Fırtınalı uzun kış gecelerinde tipilerin dallarını dövdüğü,  yıldırımların üzerine

indirme yaptığı, bozkırı bekleyen görkemli bir çınar gibiydin. Bakışın, duruşun çok etkileyici idi. O duruş sana ayrı bir yücelik veriyordu. Bozkır soğuklarının kavurduğu esmer yüzünde;

“Akdeniz Karadeniz ötelerine

Gittin, beni bırakıp kardeşim

Ben kaldım yavru balaban, kanat açamam

Uçsam diye davransam bir türlü uçamam

Yavuz düşman koyar mı şimdi beni vurmadan” der gibi tatlı bir sitemin gölgesi vardı.

Gözlerin…

Karanlık bir gecede Tanrı Dağları’nın derinliklerinde yanan bir çift ışık gibi parlayan gözlerin…

Derinlerden, çok derinlerden bakan tunç bir abide kılıyordu seni.

Yüreğin…

Bir de yüreğin…

Bir tandır gibi hep yanıp duran yüreğin. Kendin için değil, hep halkın için yanan yüreğin, yüce bir bilge olduğunu ele veriyordu.

Yüreğinden kabaran şefkat, dünyadaki bütün çölleri sulamaya azmetmiş coşkun bir nehir gibi gözlerinden akıyor ve o şefkat seni daha bir cazibeli, daha bir asaletli kılıyordu.

Sen, Tanrı Dağları’na doğru kişnemeler bırakarak, toynaklarınla kıvılcımlar saçarak koşarken; senin o kişnemelerini,  o toynak seslerini duyan Anadolu’nun Işık Süvarileri nefes nefese sana doğru koşmuşlar.

Alevlerin ve korların durmadan yer değiştirdiği yüreğin, yolunu şaşıran bozkır yolcularına ve Anadolu’dan gelen Işık Süvarilerine yol gösteren bir meşale olmuş.

Işık Süvarileri’ne nasıl bağrını açtığını,  onlara nasıl sahip çıktığını ilkin Mustafa Başkurt Bey’den dinlemiştim.

Biz sizi hiç mi hiç unutmadık, unutamadık.

Atalar, ağabeyler unutulur mu hiç.   Şimal kutbu geceleri gibi yıllarca güneş yüzü görmediğinizi, karları titreten kışlarda kaldığınızı biliyoruz.

Heredot; “Sak’lar, düşmanın halka saldırdığını obaların başına ateş yakarak haber verirlermiş” diyor; bense, közdeki kırmızı bir kor gibi yanan yüreğinden yükselen alevlerden ve de gözlerinden anlıyorum, sizin başınıza neler geldiğini.

En zor anlarda sadece Allah’a dayanmış, ataların ruhuna sığınmışsınız.

Buralarda biz de öyle yaptık, yıldırımların, şimşeklerin insanın içine korkular saldığı, Anadolu bozkırlarında ne var ne yoksa her şeyin savrulduğu en fırtınalı, en karanlık gecelerde biz de Allah’a sığındık.

Başka sığınacak bir kapı yoktu ki.

Ben de bir bozkır çocuğuyum. Bozkırın maceralarını çok iyi bilirim.

Soğuk kış gecelerinde sanki binlerce vahşi kurt ulur, binlerce yılan ıslıklar.

Bozkırı bekleyen ağaçlar üşür, bozkıra bırakılmış yılkılar üşür, bozkırı çevreleyen dağlar bile korkudan  bir birine sokulur.

Sizin çektiğiniz acıları duydukça kendi acılarımızı unuttuk, kederden kahrolduk.

Babası, Sibirya buzullarına sürgüne, annesi bir akşam vakti bilinmeyen bir meçhule götürülen Adsız Oğlan’ların “babaa…”feryatlarını ta buralardan duyduk.

Duyduk ama ne yapacağımızı bilemedik.

Çaresizdik.

Aramızda demir duvarlar, geçit vermeyen yüce dağlar vardı.

Uçmasına izin verilmeyen yavru balabanlar gibiydik.

Çok bunaldığımız bir anda çok ağlayan, pek az  ‘Gülen’  bir bilge insan çıktı ve;

“Kalk ey yiğit uykudan! Kalk ki bağrımda nâlân” diye haykırdı uykudaki Anadolu yiğitlerine;

“Genç adam; bu badirenin bahadırı sensin, yıllardır, hayallerde, düşlerde beklenensin…”diyerek ortalığı velveleye verdi.

Kürsülerden gözyaşları içinde; “Gidiniz, oralarda sizi bekleyen kardeşleriniz var. Hiçbir beklenti içinde olmaksızın, tarihi vefa borcunuzu ödemek için gidiniz, ben on üç yaşımdan beri hep Asya steplerini düşünmüş, hicranla iki büklüm olmuşumdur,” dedi.

Bu sesi duyan on binlerce genç, sevgililerinin siyah gözlerine koşar gibi bir gün batımında sizin diyarlara doğru koştu.

Yıllar önce , Ahmet Yesevi’inin, Şah-ı Nakşibendi’nin talebeleri nasıl Anadolu’ya koşmuşlarsa şimdi de, Anadolu’nun bereketli topraklarından kopan Önden Giden Atlılar, Büyük Asya topraklarına doğru doludizgin koştular.

Ey Tanrı Dağlarındaki bürküd! Senin, ıstıraptan bir meşale gibi yanan yüreğini eline alarak Tanrı Dağları’nın karanlıklarında uçuşun,  güneşe yolculuğu başlatmış.

Görüyorsun işte dökülen gözyaşları, çekilen ıstıraplar, yapılan dualar boşuna gitmemiş.

Titrek ay ışığının vurduğu çadır evde büyük annenin uzun tülbendiyle yaptığı dualar boşuna gitmediği gibi.

Bak! Dün yangın yeri olan bozkır, bu gün gülşene dönmüş.

Sonsuzluk diyarına hicret eden ataların gibi, sen de bir gün bu kubbeden göçüp gittiğinde; geceleri yüreğin Tanrı Dağlarında bir  meşale gibi yanıp duracak.

Geriden gelen yolcular o ışıkla yollarını bulacak.

Veda vakti geldiğinde yine bir birimize sıkıca sarılmış öylece kala kalmıştık.

Ayrılışımıza canlar değil, dağlar bile dayanamamıştı.

Dağlar, bozkırlar ağlamıştı.

Senin dudaklarından yine aynı sözler dökülmüştü;

“Akdeniz Karadeniz ötelerine

Gidiyorsun, yine beni bırakıp kardeşim”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.