HARUN TOKAK

Uşak’ın önden giden Atlı’ları

Gün, gecenin siyah gözlerine Dumlupınar’da döküldü.”Uşak’ın Önden Giden Atlılar”ı gecesi için yollardayım.

Şehitlerin ruhlarının gezindiği şehitlikte, “Dur Yolcu” yazısı bir mahya gibi duruyor.

Burası, Anadolu’nun her yerinden yiğitlerin harman olduğu bir yer.

Şehitliğin en tepesinde, düşmanı kovalayan bir asker elinde silahıyla ışık yağmuru altında öylece duruyor.

Göklere doğru yükselen ışıklı merdivenin en tepesindeki anıt asker manzarası muhteşem.

Asker, gecenin karanlığında tepenin silüeti silindiği için elinde silahıyla gökyüzüne doğru koşuyor gibi görünüyor.

Yiğitlerimizin, alacakaranlıkta uçuşan ruhlarına fatihalar uçurarak, devam ediyorum yoluma.

Uşak’a yaklaşmıştım.

Çocukluğumda, köyümüzün şehre bakan tepesinden ilk gördüğümde gökteki bütün yıldızların yere indiğini sandığım masal şehrim.

Köyümün hizasına geldiğimde başım iradesiz bir şekilde her zaman olduğu gibi yine o yana dönüverdi.

Sonraki gün Kurban Bayramı’ydı.

Çocukluğumdaki köy bayramlarını görmeyeli otuz yılı geçmişti.

İçimdeki çocuk iyiden iyiye huysuzlandı.

Otuz yıl önceki bayramların hüzünlü ışığında yaralı bir kelebek gibi uçuyordum.

Ne güzel günlerdi.

Aslında, ağabeyimin de dediği gibi bayramlar artık bizim için bir hüzündü.

Her şeyden önce artık babam yoktu.

Annem bir başınaydı.

Anılar abidesinin bir yanı yıkıktı.

Abidenin yıkılmayan yanı da bîtabdı.

Bir bayramlık elbiseyle,

bir ayakkabıyla,

küçük bir harçlıkla,

bir şekerle sonsuz sevinçlere gark olduğumuz günler artık unutulmaya yüz tutmuş rüyalar gibiydi.

Rahmetli babamın elimizden tutarak bizi şehre götürüşünü, o yoksul haliyle ne yapıp edip, birkaç parça bayramlık, birkaç çeşit zerzevatla köye dönüşümüzü hatırlıyorum hala.

Baharın güzelliği karşısında şarhoşa dönen bir kelebeğin daldan dala konuşu, bir oraya bir buraya uçuşu gibi, elimizde bayramlıklar, toprak yolda bir o yana bir bu yana sekerek koşardık köye doğru.

Eve geldiğimizde bayram sabahına kadar defalarca giyer çıkarır, defalarca prova yapardık.

Dizleri yamalı pantolonları çıkaracak olmanın, bayram sabahı yeni bir gömlek yeni bir pantolon giyecek olmanın hazzını günlerce yaşardık.

Günler önce avluya bağlanan kurbanlıkla arkadaşlık kurar, önüne yem döker, su koyardık.

Babam “oğlum, Sırat köprüsü bineksiz geçilmez, bu bize Sırat’ta binek olacak” derdi.

Bir burak, bir küheylan gibi severdik onu.

Babam kendi kurbanımızı kendi keserdi.

Sokağa açılan koca kapının ardında kesilen kurbanın etlerini eve taşımak, fakir fukaraya ulaştırmak bizim işimizdi.

Arafe günü İkindi namazından sonra cami cemaati topluca kabristanlığın yolunu tutardı.

Kur’anlar okunur, dualar edilirdi.

Bayram sabahı tekbirler ve salavatlar arasında huşu içersinde kılınan namazdan sonra herkes birbiriyle teke tek bayramlaşırdı.

Dargınlar daha oracıkta barışır, uzaktan gelenlerle kucaklaşılırdı.

Sonra evlerin değil, herkes kendi mahallesindeki köy odasının yolunu tutardı.

Mahallenin yaşlıları baş sedire oturur, gençler birer ikişer gelip onların elini öperdi. O nur yüzlü yaşlıların içlerinde bizim için büyüttükleri sevgiyi o çocuk halimizle hissederdik.

Hasılı bayramlar bozulan komşuluk ilişkilerini yeniden düzenler, bir yıl boyunca değişik vesilelerle açılan yaraları yeniden onarırdı.

Bütün bu güzellikler hala devam ediyor muydu acaba? Aslında bu sorunun cevabına çok yakındım.

Şimdi düşünüyorum da otuz yılı aşkın bir zamandır bu güzellikleri bir daha yaşama imkanımız hiç olmadı.

Bu duygular denizinin ortasında girdim, Uşak’a.

Yatsı ezanları minarelere can veriyordu.

Programın yapılacağı yere vardığımda kapalı spor salonunun önü ana- baba günüydü.

Gecede, Uşak’ın “Önden Giden Atlılar”ını ekranda ,anne-babalarını da sahnede görme imkanı buldum .

Şehrim adına gururlandım.

Hasretten, yaprağına kırağı düşmüş solgun bir gül gibi dursalar da, duruşlarında bir soyluluk vardı.

Dört bin kişilik salon tıklım tıklımdı.

Bir babanın bağrına taş basarak yaptığı konuşma sadece söyledikleriyle değil, ses tonundaki duygu, derinlik ve titremelerle de herşeyi anlatıyordu.

Evlatlarını insanlık sevdasına adamış bu asil insanların sahnedeki duruşları görülmeye değerdi.

Bu anne-babaları görünce anlıyorsunuz, Önden Giden Atlılar’ın hangi bereketli topraklardan koptuklarını.

Sibirya’nın soğuğundan Afrika’nın sıcağına kendini atan yiğitlerin hangi merhametli sinelerde yeşerdiklerini.

Bir sevda uğruna “kızgın çölleri geçen, karlı dağları aşan” gençleri kimlerin yola saldıklarını daha iyi anlıyorsunuz.

Onları görünce, dünyanın en karanlık bölgelerine bile ışık saçan bu kandillerin ışıklarını nerden aldıklarını anlıyorsunuz.

Küre şeklindeki dünya haritası her döndüğünde, yadellerde görev yapan Uşak’lı Önden Giden Atlılar birer ikişer dev ekrana geliyordu.

Hepsi insanlığa sevdalı, hepsi kararlı,hepsi gençtiler.

Ama onlar Mehlika Sultan’a aşık toy gençlere benzemiyorlardı.

Bir maceranın değil, sonsuz bir sevdanın peşindelerdi.

Önden Giden bir Atlı’nın, yadellerden annesine yazdığı “bu bayramı da sensiz geçiriyorum anne” şiiri salondakileri gözyaşı yağmurlarında ıslatmaya yetti.

Belli ki anne- babasını, yurdunu yuvasını çok seviyordu. Ama taş basıyordu bağrına. Anadolu’nun bereketli topraklarından koparak dünyanın en ücra bölgelerini aydınlatan bu Işık Süvarilerini gördükçe, Canpenalle’nin “Güneş Devleti”nin ışıktan tuğlalarının döşendiğini görüyorsunuz.

Bütün umudunu Anadolu insanına bağlayışı boşuna değil.

O gece hem ekrandaki Önden Giden Atlılar’a hem de sahnedeki anne-babalarına baktıkça, Konya Ovası’ndaki ücra bir kasabada bir eve misafir olan Saffet Solak Hocamız’la, evin en yaşlı hanımı arasında geçen konuşma geldi hatırıma.

Hoca yorgundur, uykusuzdur.

Göz kapakları ikide bir kapanınca sorar;

” Hacı anne sizin buralarda kaçta yatılır?”

” Oğlum! Biz tren geçince yatarız”

“İyi de bir yakınınız mı gelecek?”

” Hayır”

” O vakit niye trenin gelişini bekliyorsunuz?”

Yıllar geçse de Hoca, o nur yüzlü Anadolu anasının cevabını hiç unutamaz.

“Oğlum, sen de görüyorsun ki evimiz kasabanın biraz dışındadır, gece trenden inen yolculurdan yolunu şaşıran biri olursa yanan bir ışığa ihtiyacı olur. Onun için biz her gece tren geçinceye kadar evimizin ışığını söndürmeyiz.”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.