HARUN TOKAK

Tren Yolculuğu

Yan koltukta bir kadın örgü örüyor, arka koltuktaki soluk benizli sarı saçlı bir gençse kitap okuyordu.

Guruba doğru giden güneşin son kızıl ışıklarında, sonsuz beyazlığın ortasında bir sevinç dalgası gibi akıyordu tren.

Yanımda, ömrünün en alımlı yıllarını Petresburg’ta geçirmiş olan İsmail Bey vardı.

İçi içine sığmıyordu. Trenin penceresini açarak; “Ey yağmurlu bir gecede başlayan gurbet sevdam, ey gurbetteki ana kucağım ben geliyorum” diye haykırası geliyordu.

Petersburg’la ilgili acı-tatlı nice hatıralarının olduğunu biliyordum ama onu konuşturmanın kolay olmadığını da . Yüreğinin sıcaklığında ısıttığı hatıraların üstü açılsın istemiyordu.

Yolsa uzundu.

Usul usul sohbete girmek için en masum sorudan başladım.

“Petersburg’a gelişin hangi yıldı?”

“1993 sonbaharı”

” Kendin mi istedin?”

“Üniversiteden o yıl mezun olmuştum. İstanbul’da katıldığım bir seminerde görev yerleri belli olan öğretmenler, coşkuyla dünyanın dört bir yanına koşuyordu. Zaten içimde var olan hicret kıvılcımı birden korlaşıverdi.

Ben de yurt dışına gitmek istiyorum, dedim.

Önce göndermek istemediler. Kapıda dört saat bekledikten sonra; ‘ Leningrad’a gidiyorsun, Bir televizyonda yönetmen olarak çalışan Raisa Hanım adında bir bayan Türkçe öğretmeni istemiş’ dediler.

Gayr-i ihtiyari orası neresi? demişim.

Güneşli bir sonbahar günü gemiyle ayrıldık İstanbul’dan. Gemi Karaköy sahilinden uzaklaştıkça her şey geride kalıyordu. Sultan Ahmet, Ayasofya, köyüm, anam, babam, kardeşlerim…”

“Neden gemiyle?”

“Bir arkadaş, arabayla Ufa’ya gidiyormuş. Bana ‘birlikte gidelim bana arkadaş olursun, oradan Petersburg’a gidersin’ demişti.

Bindiğimiz gemi bir gün batımında Odessa Limanına ulaştı.

Mahşeri bir kalabalık bekliyordu.

Bizimse bekleyenimiz yoktu.

Geceyi, yuvasız garip kuşlar gibi Odessa’da arabanın içinde geçirdik.

Odessa’da gün ışırken düştük yola.

Bir kontrol noktasında yolumuzun Kiev’den geçtiğini öğrenen trafik polisi, yanımıza iki polis akademisi öğrencisi verdi.

Ormanlık bir bölgeden geçiyorduk. Önümüzde bir motorun üstünde iskelet gibi duran zayıf bir adam gidiyordu. Birden önümüze kırıverdi. Adama çok kötü çarptık. Bir lastik top gibi havaya fırladı. Motor bir tarafa, adam bir tarafa yuvarlandı gitti.

Tabii çok korktuk, telaşla adamın ve motorun yanına koştuk.

Öğrencilerden biri motoru yerden kaldırdı, baktı çalışıyor. Sonra adamı kaldırdı. Rusça bir şeyler söyledi. Adam motora binerek, ormanlık yolda kayboldu. Bizlerde derin bir oh çektik ve Allah’a şükrettik.

Yol kenarlarında arabanın içinde yatarak, Moskova, Kazan gibi şehirleri geride bırakarak Ufa’ya vardık.

Bir hafta uğraşmamıza rağmen Raisa Hanım’a bir türlü ulaşamıyorduk. Bir hafta da Kazan’da bekledikten sonra yol arkadaşıma; burada beklemektense bir an önce Petersburg’a gidelim, dedim.

“Petersburg’a karanlık bir sonbahar gecesi indik. Gözümüz bize bakan bir göz arıyordu. Dışarda şakır şakır yağmur yağıyordu. Valizimi almak için eğildiğimde bir el sırtıma dokundu. Yaşlı, nur yüzlü bir adam… Sevgi dolu gözlerle bana bakıyordu.

“Türkiye’den gelen üstad-ı azamlar siz misiniz?”

“Türkiye’den gelen biziz de… Siz kimsiniz, dedim”

‘Adım Ravil, Raisa Hanım gönderdi’ dedi. Meğer Kazandaki arkadaş, biz uçağa bindikten sonra Raisa Hanım’a ulaşmış. O da gece geç saat olduğu için Ravil Amca’yı göndermiş.

Gecenin karanlığında bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda ıslanan şehre seslendim; Biz sana geldik ey şehir, ey gurbetteki ana kucağı sen bizi zayi etmeyesin. Allah’ın hazinesinin açılacağı güne kadar saklamasını bil, diye haykırdım.

Ravil Amca’nın yedi kişilik ailesine iki kişi daha katılmıştı. Gecenin o vaktinde mükellef bir sofradan sonra bize tahsis edilen ve üç ay kalacak olduğumuz odamıza çekildik.

Birkaç gün sonra Raisa Hanım geldi.

Siz Türkçe kursu için öğretmen istemişsiniz, dedim.

‘O bir yıl önceydi’ dedi.

Ama biz geldik şimdi ne olacak, dedim.

‘Ben sizi Doğu Fakültesi Türkoloji bölümüne götüreyim’ dedi.

Ertesi gün fakülteye gittiğimizde, Türkiye’den çok önemli edebiyatçılar gelmiş diye bütün öğrenciler, öğretim üyeleri hepsi bir salonda toplanmış bizi bekliyor, bulduk.

Bizi görünce Türkoloji Bölüm Başkanı güzel bir Türkçe ile; ‘bunlar da çok gençmiş, hayırdır! Niçin geldiniz buraya? demez mi.

Ben, burada Türkçe kursları açmak için geldik, dedim.

‘Biz 1830 dan beri Türkçe öğretiyoruz ama madem ki buralara kadar geldiniz, sizde pratik derslerine girin’ dedi.

Ve biz böylece Devlet Üniversitesi Türkoloji bölümünde pratik derslerine girmeye başladık.

Ama hayalimizde hep okul projesi vardı. Barışa, sevgiye ve diyaloğa köprü olacak bir okul…

Bir gün Raisa Hanım’a biz okul açmak istiyoruz, dedik.

‘Ne okulu? Açtırmazlar’ dedi

Kararlı olduğumuzu görünce de;

‘Akşam bir resepsiyon var, sizi bir vali muavini ile tanıştırayım’ dedi.

Gittik.

O da; ‘Olmaz, imkansız’ dedi.

Bir Türkiye seyahatine hayır demedi. Fatih Kolejini görünce çok etkilendi.

‘Böyle bir okulsa olur’ dedi.”

Vali muavinine karşı hala derin bir saygı seziliyordu sözlerinden. Güneşin geride bıraktığı son kızıl ışıkların bir gül gibi pembeleştirdiği yüzünde, yaptıklarını anlatıyor olmanın utangaç gölgeleri geziniyordu. Tren, gurubun son kızıl ışıklarının altında, sonsuz bir beyazlıkta bir sevinç dalgası gibi akıyor, akıyordu.

Her şey akıyordu.

Sağ ön koltukta bir kadın hala örgü örüyor, arka koltuktaki soluk benizli sarı saçlı bir genç de kitap okuyordu.

Sonra, diyorum İsmail Bey’e

“Vali muavini Türkiye’den döndüğünde eğitim komitesine yazı yazdı,”diyor.

Bunun üzerine dış ilişkilerden sorumlu müdür yardımcısı bizi kabul etti.

O da; ‘Olmaz, asla olamaz böyle bir şey, dedi.

Haklıydı.

‘Siz bir okul nasıl açılır biliyor musunuz’ dedi, ‘para…’ dedi, ‘öğretmen…’ dedi.

Onu da Türkiye’ye davet ettik.

Bir heyetle geldiler.

Fatih Kolejinden, özelliklede bilgisayar ve diğer laboratuvarlardan çok etkilendiler.

Başta Kolejin yönetim kurulu başkanı Hüseyin Döğme Bey ve diğer iş adamlarıyla görüşmeleri, işadamlarının ‘biz bu fedakar gençlerin arkasındayız’ sözleri güven verdi onlara.

Döndüklerinde okul için bize bir bina tahsis ettiler.

Ayrıca bir devlet okulundan tek odalı bir ofis verdiler.

Her şeyi oradan yürütüyor, el ilanları bastırarak bütün okullara tek tek dağıtıyorduk.

Tatyana adındaki o ilk müdiremiz de bize çok yardımcı oldu.

Müracaat eden seksen öğrenciden ellisini aldık.

Okulumuzun tamiratının sezona yetişmemesi velileri isyan ettirdiyse de; en az yarısı bırakıp gider diye düşündüğümüz öğrencilerin hiç birisi bırakıp gitmedi.

Okulun açılış günü öğrencilerimiz, Türkiye’den gelen formaların içinde, ellerinde bahar çiçekleriyle, muhteşem görünüyordu.

Öğretmenleri başlarındaydı.

Vali Yardımcıları , eğitim yetkilileri, Raisa Hanım hepsi oradaydı.

Gözlerine inanamıyorlardı.

Adet gereği Petro kıyafetine giren bir sanatçı okulun anahtarını getirip müdürümüze teslim etti.

Artık okul bizimdi…

Bu gün o ilk öğrencilerimizi ne zaman görsem; ‘O günler çok güzeldi.’diyorlar.”

“Evet çileli fakat güzel günlerdi,” derken gözleri doluyor, daha fazla konuşamıyordu. Susuyor, susuyordu…

Trense sonsuz bir beyazlığın ortasında bir sevinç dalgası gibi akıyor, akıyordu. Karla kaplı ağaçlar, gökte bulutlar, telefon direkleri, rüzgar…

Her şey akıyordu.

Led ekrandaki ışıklı rakam -30’u gösteriyordu.

Artık Petersburg çok yakındı.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.