HARUN TOKAK

Son Tren

Geride dumanlar bırakarak gardan gurbete kalkan son tren gibi son sahur  da kızıl ufuklarda kaybolduktan sonra Şevvalin altı gün oruçları ile teselli olmaya çalışıyoruz ama ‘nafile’…

Her güzel gün geride bir yığın hüzün bırakarak çekip gidiyor. Her keder içinde bir sevinç barındırmasa da her mutluluk içinde mutlaka bir keder barındırıyor.

Haziranın son günlerindeki Hicaz yolculuğunda da bu duyguyu bütün ruhumla yaşadım.

Bir gece vakti gökteki parlak yıldızların ve Harem-i Şerifi aydınlatan projektörlerin aydınlığında Ka’beyi bütün ihtişamıyla karşımızda görünce saadetten kendimizden geçtik.

Işığın aşkına tutulmuş beyaz kelebekler gibi kalabalıklar Ka’be’nin etrafında dönüyor, dönüyordu.

Tavaf arkadaşım Avni Özgürel Bey’in rahmetin eteklerine kapanır gibi Ka’be’nin eteklerine kapanışı, Ka’be’nin kapı eşiğine elleriyle tutunuşu, onca yorgunluktan sonra Ka’be’nin merdivenlerinde oturup akşamdan ta sabaha dek sevgilinin siyah gözlerini seyreder gibi siyah örtüyü seyretmesi gözlerimin önünden hiç gitmiyor.

Medine günlerinde ise minarelerden mavi ufuklara kanatlanan  ezanlarla birlikte; her koldan nurlu ırmaklar gibi insanların Ravzay-ı tahireye akması, dünyanın dört bir yanından gelmiş her renkten insanların gözyaşlarına boğularak; “esselamü aleyke ya Rasulallah” deyişleri, ancak rüyalarda görülebilecek muhteşem manzaralardı.

Ancak her saadetin bir sonu vardı.

Hele Medine’den ayrılacağımız akşam bir Osmanlı mimarisi olan Medine Gar’ında karşılaştığımız son tren geçmişin hicranlı günlerinden yağlı alevler attı yüreğimize; Devlet-i Aliye’nin hazin sonunu haykırır gibi.

Sesleri, Sevgili’yi rahatsız etmesin diye zarif ustalarımızın kekeçlere, keserlere keçe sararak, rayların altına keçe koyarak çalıştıkları, son beş altı kilometrede çelik yerine tahta traversler kullandıkları Hicaz hattında; Mecnun gibi yıllarca dağlar aşarak, çöller geçerek Sevgili’nin köyüne yolcularını taşıyan, Sultan Abdülhamit’in rüyası bu tren şimdi kapıları kırılmış, camları indirilmiş, tahtaları sökülmüş ve bir iskelet haline gelmiş.

Yüzyılın yorgunluğu ve yaralarıyla yolcularını beklerken, akşamın son kızıl ışıklarında yarım kalmış bir hicaz şarkısını söylüyor.

30 Ekim 1919 da Mondros Mütarekesiyle bütün muhafız kıtalardaki askerlerimiz gibi Medine’yi müdafaa eden Mehmetçiklerimiz de silahları ile birlikte en yakın İtilaf komutanlıklarına teslim edilmesiyle işte bu son tren de burada bu istasyonda kalakalıyor.

Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşlarına karışıp gitti,
Ürperdim ve yerimde kalakaldım,
Dostlar düşmanlarla barışıp gitti”

Mondros Mütarekesine uymayan Medine müdafi Fahreddin Paşa her sabah kefene bürünerek ve başına beyaz sarık sararak Ravzay-ı Tahire’nin temizliğini bizzat kendisi yapıyor, Türk bayrağının Ravza’nın üzerinden indirilmesinden dehşet duyuyordu.

Değil askerlerimizin yaşadıklarına, susuzluktan sarkmış diller ve köpüklü salyalar içinde alev gibi kızgın kumlara yığılarak susuzluktan ve açlıktan deprenen develerin acı homurtusuna can dayanmıyordu.

Bir katre su için mataraların ağzına yapışan dudaklarda son ümitler sönüyordu.

Kısaca Osmanlı imparatorluğu Filistin’i, Lübnan’ı Suriye’yi, hatta Irak’ı ve bütün Hicazı fiilen kaybetmiştir.

Koca Hicaz kıtasında yalnız Medine’de Türk sancağı dalgalanmaktadır.

Medine müdafaası Türk Milletinin gömüldüğü kesif karanlıkta yükselen bir meşaledir.

İstanbul hükümetinin ve İngilizlerin tazyiklerine rağmen Fahreddin Paşa, Mondros Mütarekesinden sonra iki aydan fazla direnir. Fakat bütün ikmal yolları kesildiği, Hicaz demiryolu tahrib edildiği için takviye gelmez. Asker açlık, susuzluk ve hastalıkların kıskacında erimeye başlar.

En yakın silah arkadaşları Paşa’nın gözlerinin içine bakarak mutlaka anlaşmaya uyulması gerektiğini söylerler.

Peygamberimizin türbesinin gümüş parmaklıklarına sımsıkı tutunan Fahreddin Paşamızın yüreğinden bir alev gibi dökülür sözler;

“Ya Rasulallah! Ben seni korumaya gelmiştim ama şimdi sana sığınıyorum”

Paşa’nın teslim olmayacağını anlayan komutanlar birbirlerine bakışıp gözyaşları içinde paşayı kıskıvrak yakalayıp İngilizlere teslim ederler.

Bu sahne Medine Müdafaasının en acıklı anıdır.

Artık o esir bir kumandandır.

Fahreddin Paşa’dan sonra kahramanca Medine’yi müdafaa eden 700 kadar subayımız 6000 kadar da askerimiz silahları alınarak ve  tek tek sayılarak İngilizlere teslim edilir.

Medine’den ayrılmadan önce son ere kadar bütün Mehmetçiklerimizin son defa  Peygamberimiz’in türbesini ziyaret etmeleri, yüzlerini gözlerini sürerek, göz yaşları içerisinde yaptıkları veda ziyareti, ettikleri dualar pek hazin bir manzara oluşturur.

Mehmetçikle birlikte aç-susuz Medine’yi koruyan Araplar da hüngür hüngür ağlarlar.

Bu son Türklerin Medine’den ayrılışı pek hazindir. Esaret yollarında ise durum pek acıdır. Bazı çapulcular, silahsız ve savunmasız esir askerlerimize saldırır, şehit eder, yaralar ve eşyalarını alır. İnsaf ve vefasından bir şey kaybetmemiş basiretli Araplar ise yollara öbek öbek dizilip “nereye gidiyorsunuz, siz buralardan ayrıldıktan sonra biz ne olacağız” diye ağlaşırlar.

Mehmetçiklerimiz nereye götürüldüklerini bile bilmedikleri esaret yollarındadır. Üst baş perişandı, her erin, üstündeki don, gömlek, elbise ve başındaki kefiye ile ayağındaki yırtık pırtık her ne ise, ondan başka yedek denebilecek bir şeyi yoktur.

Medine de sadece hastane de yatmakta olan 200 kadar ağır hasta ile Kızılay görevlileri kalır. Evvelce iyi olup da sağlığına kavuşan aslanlarımız taburcu edilir ve kıtalarına gönderilirdi. Ama şimdi kıta-mıta kalmamıştı.

Günden güne iyileşmekte olan yaralı Mehmetçiklerin akıbeti de İngilizlere teslim edilmektir. Mehmetçiklerin boyunlarını bükerek öyle bir;  ” bunca fedakârlıklarla savaştıktan sonra, sonumuz bu mu olacaktı? ” deyişleri yürek yakıcıdır.

Bu yaralı Mehmetçikler arasında topunun başında bir sürü yara aldığı halde, bir adım geri gitmeyen ve zorla getirilip yatırıldığı hastaneden kaçarak tekrar topun başına koşanlar bile vardır.

Bazıları uzunca bir hastalık döneminden sonra kendine gelip gözlerini açınca, olup bitenleri öğrenir öğrenmez beyninden vurulmuşa döner; ” hayır, yalan söylüyorsunuz, Fahri Paşa teslim olmaz, al sancağı Harem-i Şerif’ten indirmez, yalan yalan…” diye tepki gösterip, çılgına dönerler.

Çeşitli yaralar alarak vücutları adeta delik deşik olmuş, kimi kolsuz, kimi bacaksız gazi Mehmetçiklerin, birbirlerine sokulup birbirlerine yardım ederek, halsiz mecalsiz bir durumda Harem-i Şerif’e’ gelişleri; “biz gidiyoruz Ya Rasulallah! Seni koruyamadık, ne olur bize gönül koyma” deyişleri ve sonra da Türk şehitliğinde yatan arkadaşlarının mezarlarına kapanarak vedaları yürekleri parçalar.

Hasta ve yaralı Mehmetçiklerimiz de İngilizlere teslim edildikten sonra Kızılay görevlilerinden oluşan son Türkler eylül başlarında hazin bir sonbahar günü Medine’den ayrılırlar.

İkbal günlerimizin hazin sonunu haykıran;”Yaaa leyl” sesleri çölün karanlığında dalga dalga yayılır.

Hazin esen bir sonbahar rüzgârlarında ayrıldığımız ve yıllarca hicranla andığımız Hicaz topraklarına bahar gelmesi dileği ile.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.