HARUN TOKAK

Savrulup giden hayatlar…

Odaya girdiğinde dalgın ve kederli bir hali vardı. Anlatırken dudakları titriyor, amansız bir yağmurun altında ıslanıyor gibi bütün varlığından bana doğru bir üşüme hissi, keder ve çaresizlik akıyordu. Israr ettim, anlattı:

“İşyerimden çıkarken bugün geç kalmayacağım, diye söz verdiğim günlerden biriydi ama yine geç kalmıştım. Harbiye Beşiktaş hattında 15-20 dakika kadar süren kısacık yolculuğun ardından Boğaz’ın hırçın sayılacak rüzgârında buldum kendimi. Dolmuşun sıcak ikliminde, üzerimizdeki kalın giysilerin de tesiriyle terleyen vücutlarımız rüzgârla irkildi. Birkaç adım sonra ulaşacağımız takaya binmek biraz da cesaret işiydi. Şemsiyelerimizi açmadan var gücüyle yağan sulu karda koşar adım takaya attık kendimizi. Adet olduğu üzere takanın iskeleye yaklaşmasıyla, daha neredeyse bir metre kala insanlar uçarak kendilerini karaya attılar. Etraf birden satıcıların sesleriyle şenlendi:

‘Al ablam yavrunu sevindir, sadece üç milyon… Gel vatandaş taze bunlar, kilosu üçe, kilosu üçe… Kendini koru beyim, şemsiyeler otomat, gel gel, on liraya on liraya…’

En çok benim sesim duyulsun arzusuyla bağrışmaların zirveye çıktığı bir anda ince fakat yürekleri delen bir ses duydum. Meçhulden gelen bir ses gibi farklıydı. Bütün bir hayatın dert yükünü taşıdığı çok belliydi. Sahilin insanları kuru yapraklar gibi sağa sola savuran sert rüzgârı, bir an evvel evime doğru yönelmemi istese bile bu ses kendine doğru çekti beni. Fakat daha kaynağı bulamadan kesildi. Kalabalıktı, kimden geliyordu bu ses, “Mendillerim var, mendillerim var… Mendil almak ister misiniz, mendillerim vaaaar.”

Hiçbir dayanağı yoktu ki sağ koltuğunun altındaki derme çatma değneğine dayanmıştı. Islaktı, yüzünden aşağıya doğru süzülen damlalar yağan sulu karın eriyen damlaları mıydı yoksa rahmet kapılarını açmanın sırrı altın damlalar mıydı anlayamadım. Yavaşça yanına ilerledim, akşam karanlığında pırıl pırıl simasıyla bir başka duruyordu o kalabalığın arasında. Satıcı değildi bu teyze. Olam.azdı. Elinde şemsiyesi bile yoktu. Önündeki yüksekçe taşın üzerine iki adet mendil paketi koymuştu. Paketlerin yanında bir iki küçük nesne var gibiydi ama yağmurdan ıslanmasınlar diye üzerlerine örttüğü poşetten pek de seçilemiyorlardı. Bir tane mendil alabilir miyim teyzeciğim, diye sordum.

Tabii ki yavrum, Allah razı olsun, alabilirsin tabii ki.

Kaça veriyorsun?

Sen ne vermek istersen güzel yavrum. 250 000 veren oluyor. Sen ne vermek istersen.

Tamam da teyzeciğim sen bunun hepsini satsan kaç para eder ki! Bu soğukta bu yağışın altında değer mi buna?

Ne yapayım yavrum, dileneyim mi? Bir iki milyon çıkarsam ekmeğimi alabiliyorum Allah’ın izniyle.

Al teyzeciğim bu senin.

Aman, bu çok yavrum, buna gerek yok, sen mendilin parasını ver yeter, utanırım ben.

Fırsat buldukça uğramaya başladım. Sarı dolmuştan takaya, takadan Üsküdar’a gidiş gelişlerde hiç kimse yoktu sanki yanımda. Gözümün önünde hep “Mendilci Teyze”, kulaklarımda sadece o ses, “mendillerim var, mendil alın.”

Artık bir bağ oluşmuştu bu teyzeyle aramızda.

Üst düzey bir memur ile tam 13 yıl evli kaldıktan sonra, rahat bir yaşamın tam ortasındayken, kendisine imzalatılan birkaç sayfa kâğıdın şamar gibi yüzüne çarpılmasıyla eşini ve bütün varlığını, ortaya yeni çıkan başka bir kadına devretmek zorunda kalmış. Dudullu taraflarında sığındığı mahallenin sakinlerinin gösterdiği küçük bir tahta kulübede harama bulaşmadan yaşamını sürdürmeye çalışıyor, ayağında çıkan yaraları tedavi ettiremediği ve soğuğa maruz kaldığı için koltuk değneğiyle yürüyordu.

Kimseye yük olmadan, ibadetlerini yapabilecek kadar “kuru” bir yer istiyordu. “Açlık önemli değil oğlum, Kur’an’ımı okuyabileceğim bir kuru yerim olsun, abdestimi alıp namazımı kılabileyim yeter, nasıl olsa birkaç lokma bulurum.”

-Yandı oğul bana verdikleri o kulübe yandı.

Neee, nasıl oldu ki. Yangın mı çıktı?

Ben battaniye yeter sobaya gerek yok dedim ama onlar çok soğuk oluyor, olmaz dediler. Kulübeye yandaki evden elektrik çektiler. Gece namazımı kıldım, Yasin-i Şerif okuyayım dedim. Okurken uyuyakalmışım, ayaklarıma doladığım örtü sobanın üstüne düşmüş herhalde, cayır cayır yandı her şey.

Sana bir şey olmamış teyzem, Allah’a bin şükür ki canın sağ, ayarlanır yeni bir yer.

Ah oğlum, Yasin-i şerif okuyan ağzı Allah yakmaz ki zaten, Rabbime şükür bana bir şey olmadı ama kaldığım yer yandı, belediyede falan bir tanıdık olsa bana küçük bir yer gösterseler ne güzel olur.

O akşam ayrı bir sevinç vardı üzerimde. Ertesi gün bütün mesaimi bu teyze için ayıracaktım. Şimdi ona bu haberi verip huzurla gidecektim evime. Eşimle de konuşmuştum, eğer kabul ederse eve bile gidebiliriz. Gece yine karanlık… Hava yine soğuk… Yağmur yine sırılsıklam… Rızkını kovalayan herkes yine orada. Mendilci Teyze sen neredesin?

Günler geçti, teyze kayboldu. İskelede sorduğumuz herkes, evet evet gelir giderdi ama uzun zamandır görmüyoruz cevabına kilitlendi. Aradan haftalar geçti, arasıra uğrayarak ya da uzaktan sordurarak araştırdım ama hiçbir haber alamadım.”

Mendilci Teyze, Fadime Teyze, …Simitçi Dede, Rasim Dede, …, ne fark eder. Savrulup giden hayatlar var etrafımızda. Yakalama fırsatı her daim elimizde. Göz bizim, görmek için bakmak lazım. Kulak bizim, duymak için dinlemek lazım. Yürek bizim sevmek için istemek lazım. Ramazanlar görmek için, duymak için, sevmek için bütün hissiyatımızın ayıklandığı aylardır. Ramazanın ufkumuzda guruba meylettiği şu günlerde dışarıda yolumuzu gözleyen yüzlerce benzeri hayatı fark etmenin şimdi tam zamanı…

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.