HARUN TOKAK

Pribadi

Bir Pribadi ölür, bin Pribadi doğar
Koca şehir dar geliyor, bağrını yakan ateş her geçen gün alevleniyordu. Acının çölleştirdiği yüreğine hüzün yağmurları çiseliyordu.

Bütün bir şehri aydınlatan lambaların tamamı sanki bir anda sönmüş, kömür karası acılar bedenini ahtapot gibi sarmıştı. Gecenin ıssız ve karanlık koylarında yalnızlığın buz kesen koynuna sarılmış, sabahı sayıklıyordu.

Cakarta’nın ulaşımı ondan sorulurdu ama adım atmaya mecali yoktu. Gündüzü gecesine katarak koşuşturan Aip Bey, dört ayağı birden kesilmiş küheylan gibi çökmüştü.

Cakartalılar onu çok sevse de o, en çok sevdiğini yitirmişti. “Yakub’un gözlerine ak düşüren ayrılık bu olmalıydı” diye düşündü.

Aslında çok zengin ve itibarlıydı… Neye yarardı ki, bütün sermayesi bir anda savrulmuştu.

Pribadi, tek erkek evladıydı, her daim sımsıcak gülümserdi babasına.

Şimdi nefesinin pek darlandığı bu dakikalarda onun resmine bakarak nefesleniyordu. Ortadan iki yana ayırdığı gece karası saçları alnına dökülmüş, mahzun mahzun gülümsüyordu Piribadi.

Henüz on beşindeydi. Okula giderken üç beş kişi yolunu kesip kıyasıya dövmüşlerdi Pribadi’yi. Bütün çabalara rağmen kurtarılamamıştı.

Ev dolup boşalıyordu taziyeye gelip gidenlerle.

Aip Bey’in içinde kabaran hüzün dalgaları, acının karanlık koylarını yumrukluyordu.

Villanın bahçesindeki bütün çiçekler birer birer boynunu eğdi.

Rüzgarlar bağırlarında barındırdıkları acıları pike yapıp boşaltıyordu Aip Bey’in villasına.

Pencereleri hüzne açılıyordu görkemli villanın, rüzgarlarsa aralıksız hüzün taşıyordu.

Yakın dostu Firman Bey banka müdürüydü. Taziyeye yanında birkaç misafirle gelmişti: “İsmail Bey ve arkadaşı Türkiye’den gelmişler, burada okul açmak istiyorlar” dedi.

Aip Bey başka dünyalardaydı. “Öyle mi! Hoşgeldiniz” dedi ve dudaklarında dondu acı tebessümü.

Siyaha çalan o esmer yüzü, yürek yangılarının harman yeri gibiydi.

Firman Bey, kaç defa “Sizi Cakarta’nın ulaşımından sorumlu Aip Bey’le tanıştırayım, onun size çok yararı dokunur” demişse de kısmet olmamıştı.

Taziyeyi tanışmak için bir fırsat diye düşündülerse de, Aip Bey oğluyla beraber ölmüş, hüzün, insanlarla arasına kalın duvarını örmüştü.

Sonraları birkaç defa daha Aip Bey’i ziyaret ettilerse de, dünyaya döndürmek mümkün olmadı.

Çok mutlu bir hayatları vardı ama şimdi, mutluluk tam ortasından ikiye bölünmüştü bu soylu villada.

Bir ceylan salıntısıyla yürüyen Pribadi koparılmıştı yuvasından.

Okuldan, sokaktan dönen çocuklar akşam olunca yuvalarına, anne-babalarına koşuyordu. Bir tek Pribadi yoktu aralarında. Onları görünce yaralı bir ceylan geçiyordu yüreğinden.

Görkemli ve güzel villanın çatısı üstlerine çökmüştü.

Firman Bey bir gün İsmail Bey’le beraber yine ziyarete geldi ve “Yarın Türkiye’den okul açmak için sponsorlar gelecek, siz de bulunsanız” dedi.

Aslında Türkiye’den gelen bu fedakâr ve idealist gençleri sevmişti ama yine de, on günlüğüne ülke dışında olacağını söyledi.

Koca şehir dar geliyor, her şey onu sıkıyordu. Hırçın denizlerin sınır tanımayan dalgaları gibi, yerinde duramıyordu.

Anadolu işadamlarının Cakarta’ya geldiği gün o da Tayland’a uçtu. Akşam olunca erkenden oteldeki odasına çekildi. Yorgun ve bitkindi. Dermansız bedenini bıraktı uykunun dinlendirici kollarına.

Pribadi dikildi karşısına, üzerinde okul kıyafetleri… Her zamanki sımsıcak bakışları yoktu yüzünde, gülümsemiyordu babasına. Gece karası gözlerini dikerek sitem dolu bir ifadeyle, “Baba beni seviyorsan hemen İsmail Beylerin yanına dön” dedi ve geldiği gibi kayboldu.

– “Oğlum, Pribadim! Dur, nereye gidiyorsun?” diye bağırdı.

Yine karanlığın acımasız kollarındaydı. Taze acılarına dayandı, başını ellerinin arasına aldı ve otel odasının ıssızlığında ağlayabilmenin tadına vardı.

Sabah ilk işi uçakla geriye dönmek oldu. Firman Bey’i arayıp Türk misafirlerle buluştu.

İsmail Beyler onun ansızın geriye dönüşüne bir anlam veremediler. Aip Bey gece olanları anlattı. Onlar da çok duygulandılar.

Güzel bir bina bulunduysa da buraya bir banka taliptir. Binanın sahibi Açe kökenli Hacı Alwi isminde bir zâttır. Türkler binayı istediğini öğrenince duygulanır, gözleri dolar.

Türklerin geçmişte Açe’ye yaptığı yardımlara bir vefa borcu olarak binayı değerinin çok altında kiraya verdiği gibi, günlerce tadilat ve tamirat işlerinde öğretmenlerle beraber işçi gibi çalışır.

Evlatlarına da vasiyeti vardır: Türk öğretmenler istemedikçe bu binadan çıkarılmayacaklardır.

Yemekleri evinde yapar, getirir, bazen de misafirleri evinde ağırlar. Öğretmenleri evladı gibi bağrına basar. Onlara Açe’deki Türk köylerini, mezarlarını anlatır:

-“Evlatlarım, Osmanlı her zaman bize yardıma koşmuş, bizi bağrına basmıştır. Şimdi Osmanlı’nın torunları gelmiş, bizim de onları bağrımıza basmamız gerekir” der ve demli çaylarını yudumlarken sürdürür sohbetini…

“Osmanlı’nın ilk yardımı 1569’da ulaşmıştır Açe’ye.

O yıllarda Osmanlı bir cihan devletidir.

Portekizliler çok zengin tabii kaynaklara sahip olan Açe’ye göz dikmişler ve Açe Sultanlığı’nın bağımsızlığını tehdit etmeye başlamışlardır.

Bu tehlike karşısında Açe Sultanı Alaeddin Şah, Osmanlı’dan yardım ister.

II. Selim Han, 22 gemilik bir filo ile Kızıldeniz kaptanı Kurdoğlu Hayreddin Hızır Reisi yardıma gönderir.

Muhtelif mühimmat, birçok top, silah, usta, askerle birlikte yüzlerce gönüllü levent ve topçuyu Açe Sultanı’na teslim eder Hayreddin Hızır Reis.

Türkler Açe’ye yerleşirler. Açe’ye yerleşen Türklerin kurduğu donanma ile Açeliler mühim topraklarını savunurlar emperyalistlere karşı.

Açeliler Türk toplarını ve bayraklarını günümüze kadar kutsal birer hatıra olarak sakladılar.

Osmanlı yıkılıncaya kadar yardımının ardı arkası hiç kesilmemiştir.”

Çay kokusu sarmıştır odayı. Hacı Alwi’nin yanaklarından çizgi çizgi süzülen yaşlar çayın buharına karışır. Sohbet koyulaşır ve sözlerini şöyle sürdürür…

“Yıl 1994… Osmanlı’nın ilk yardımından tam 425 yıl sonra sizler geldiniz ellerinizde sadece valiz ve çantalarınızla. Allah aşkına, kim gönderdi sizi? Nasıl akıl ettiniz buralara gelmeyi? Biz Osmanlı’yı öldü zannediyorduk. Meğer her toprağın altına giren çürümezmiş evlatlarım.”

Gece ilerlemiştir… Sabah yakındır… Kalkarlar. Ertesi gün yapılacak çok iş vardır yine.

Firman Bey ve eşi de sürekli yardımcı olurlar. Çok güzel bir evleri olmasına rağmen hafta sonları gelip inşatta öğretmenlerle hasırın üstünde kalırlar. Çok cana yakın insanlardır. Öğretmenlerin çamaşırlarını evlerine götürüp yıkarlar. Osmanlı’nın torunlarına sahip çıkma yarışı vardır. Firman Bey, eşi İbu Ucu Hanımefendi, Aip Bey ve Hacı Alwi bu yarışın fedakâr kahramanlarıdır.

Okulun tadilatı devam ederken bir ara Türkiye’ye gelirler. Fedakâr Anadolu insanın açtığı eğitim yuvalarını gezerler.

İstanbul büyülemiştir Aip Bey’i, tam bir Osmanlı şehridir.

Yıllar önce yardıma gelen gemiler, leventler buradan yelken açmışlardı.

İsmail Bey çok istemişti Türkiye’yi görmesini. Aip Bey de ardı arkası kesilmeyen ısrarlara dayanamamış kabul etmişti. “İyi ki gelmişim” dedi içinden.

Bütün merakı, Osmanlı’dan tam 425 yıl sonra Endonezya’da okul açmak için giden İsmail Bey ve arkadaşlarının gönüllerinde bu sevdayı tutuşturan insanı bir an evvel görmekti.

Nihayet Fethullah Gülen Hocaefendi’yi Altunizade’deki ikametgâhında ziyaret ettiler.

Bu ziyaretten çok etkilendi. Bir aralık cebinden bir fotoğraf çıkardı ve “Bu benim oğlum efendim, yakınlarda vefat etti, ona dua eder misiniz?” diye uzattı Hocaefendi’ye.

Öylesine masum, öylesine sevimli çocuğun resmine uzun uzun bakar Hocaefendi. Sonra gözlerini yumar ve “Bu çocuğun duaya ihtiyacı yok” der.

Aip Bey çok memnun olur, yanaklarından sevinç gözyaşları süzülür. Hazan harmanı yüzündeki donmuş tebessüm harekete geçer:

-“Efendim biz arkadaşlarımızla Endonezya’da bir bina kiraladık, yakında okul açacağız, bir isim lütfeder misiniz?”

Hocaefendi hiç düşünmeden “Pribadi olsun” der. Aip Bey;

-“Oğlumun acısını hiçbir şeyin dindirmeyeceğine inanıyordum ama bu okul acıma merhem oldu” der.

Son Açe felaketinde de başta PASİAD olmak üzere pek çok kurum aracılığı ile Türkiye yine Açeli kardeşlerimizin yanındaydı. Osmanlı’nın yardım geleneği günümüzde de sürdü.

Bugün Endonezya’daki Türk okulları “Pribadi okulları” diye anılmakta.

Çok sevdiği İstanbul’dan ayrılırken, dudakları tatlı bir tebessümle kıpırdar Aip Bey’in:

-“Bir Pribadi öldü, bin Pribadi dirilecek!”

Sımsıcak sevgileriyle Pribadiler geriye dönüyordu.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.