HARUN TOKAK

O arslan ayakta öldü

Yer ağlıyordu Allah’ın Arslanına…

Gök ağlıyordu…

Kılıçlar Hamza’yı arıyordu.

Uhud ağlıyordu kahramanına…

Kainatın kalbine bir mızrak fırlatılmış ve o mızrak Güllerin Efendisi’nin(s.a.v) sinesine saplanmıştı.

Uhud sarp bir kayaydı… Uhud çetindi… Eller, kollar, kafalar bir ağaç gibi budanıyordu.

Mekkeliler dalga dalga geliyordu Müslümanların üzerine.

Öyle bir an ki… Allah Rasulü (s.a.v) ile kâfirler arasında sadece Hz. Hamza vardı.

Hep öyle olmamış mıydı?!… Bir gün yine Ka’be’nin yanında Rasulullah’la (s.a.v)beraber hani bir avuç Müslüman kıstırılmış, acımasızca dövülürken;

Allah’ın Arslanı, kumdan bir tepenin arkasından nasıl da küheylanı ile belirivermişti birden.

Müslümanlar, “Hamza! Hamza!” diye haykırırken, atından atlamış siyah peçesini sıyırmış hışımla Ebu Cehil’in üzerine doğru yürürken, sırtlanlar nefesini tutmuştu.

“Senin yeğenin yalan söylüyor” diyen Ebu Cehil’e

Allah’ın Arslanı kükreyerek;

“Nereden biliyorsunuz yalan söylediğini? Hiç konuşturmadınız ki!”

Tek bir pençeyle Ebu Cehil’i Ka’be’nin merdivenlerine sererken; arslanlara has itiraf dökülüvermişti dudaklarından;

“Geceleri çölde tek başıma kaldığımda anladım ki Allah dört duvar arasına sığmaz. O(c.c) o kadar büyük ki…”

O günden sonra hiç yalnız bırakmamıştı yeğenini.

Hep yanında olmuştu.

İşte Uhud’da da yanındaydı.

İki elinde iki kılıç yine yeğenini koruyordu.

Göğsünü Güllerin Efendisine(s.a.v) geriyordu.

Önüne kattığı sırtlan sürüleri, çil yavrusu gibi dağılıyordu.

Korku ile hiç tanışmamış bu insana sokulmak imkânsızdı.

Ebu Süfyan’ın karısı Hind, Kölesi Vahşi’ye O’nu göstererek,

“İşte istikbalin!” dedi.

Özgürlüğüne kavuşması, servete sahip olması Hz Hamza’yı öldürmesine bağlıydı.

Vahşi pusudaydı…

Saatlerce bir kayanın arkasında avını bekledi…

Karşısına çıkmaya cesareti yoktu. Bir ara Hz Hamza’nın kumların üzerinde ayağı kayıp sendelediğinde fırlattı mızrağını.

Allah’ın Arslanı, mızrağın geldiği yöne döndü … Yavaş yavaş bir çınar gibi devrildi kızgın kumların üzerine.

Yer ağlıyordu Allah’ın Arslanına…

Gök ağlıyordu…

Kuytularda güller boynunu büküyordu…

Şahmaranlar zehir saçıyordu…

Kılıçlar Hamza’yı arıyordu.

Uhud kahramanına ağlıyordu…

Kâinatın kalbine atılan mızrak, Gönüllerin Sultanına saplandı…

Ah! Vahşi ah!… Mızrağını vuracak başka kimse bulamadın mı?

Elleriyle mescidin duvarını ören, sırtıyla kerpiç taşıyan; Rasulullah (s.a.v)’i kerpiç taşırken görünce;

“Ya Rasulullah(s.a.v) sen otur biz taşırız” diyen Arslanın sinesinde mızrak, öylece kumların üzerinde yatıyordu.

Güneş ağlıyordu…Gönüller ağlıyordu…

Artık Arslanların gece yürüşü seriyyeler sahipsizdi.

Arslanların gece kükreyişi kesilmişti.

Seriyyelerle çölleri kontrol altına alan, sırtlanların kalbine korku salan, geceleri badiyede yıldırım gibi çadırların çardakların önünden geçen ve kimsenin canına, malına , namusuna dokunmayan Allah’ın Arslanı yıkılmıştı.

O’nun nefes alıp verdiğini görenler hâlâ yanına yaklaşamıyordu.

Bir belgeseldeki mahzuni isimli Arslan geliyor gözümün önüne. Sırtlanlardan yavrularını korumak için uzak ve güvenli bir bölgeyi seçer.

Bir kobranın sinsice yaklaştığını fark edince göğsünü gerer yavrularına.

Kobra Mahzuni’yi sokar.

Sırtlanlar uzaktan bakmaktadırlar. Zehir vücuduna yayıldıkça gücünü kaybeder ve yavrularını son bir defa koklayarak yere yıkılır.

Sırtlanlar onun ölümünden emin olmadıkça yanına yaklaşamazlar.

Arslanların nefesi bile yeter sırtlanları sindirmeye.

Allah’ın Arslanı da yere yıkılınca bir anda harbin kaderi değişti.

Karşı taraf bendi yıkılmış azgın seller gibi gelmeye başladı.

Allah’ın Rasulü(s.a.v);

“Şu gelen gruba kim karşı koyacak” dediğinde Hz Hamza sinesinde bir mızrakla kızgın kumların üzerindeydi.

Gökler ağlıyordu, yer ağlıyordu, Uhud ağlıyordu…

Harp bitmişti. Peygamberimiz (s.a.v) Hz. Hamza’nın yanına gitti. Kurbanlık koyunlar gibi karnı yarılmış, kalbi koparılmış, kulakları doğranmıştı.

Manzara ürperticiydi.

Güllerin Efendisi (s.a.v) iki büklüm oldu. Aynı memeden süt emmişlerdi. Yüreğinin cızırtıları duyuluyordu.

O sırada Halası Safiye’nin (ra) gelişini görünce; oğlu Zübeyr’e

“Annene söyle geri dönsün, kardeşinin cesedini bu halde görmesin”

Hz Safiye (ra) oğluna; “Eğer ona yapılanı göstermemek için beni döndürüyorsanız ben onun kesilip biçildiğini zaten biliyorum. O bu musibete Allah için uğramıştır. Biz bundan daha beterine de sabrederiz.”

Kardeşinin başına oturur ve sarsıla sarsıla ağlar.

O’nu gören Güllerin Efendisi(s.a.v) de göz yaşlarını tutamaz.

O sırada Cebrail gelerek göklerde “Allah’ın Arslanı” olarak yazıldığını söyler.

Sahabiler de ” üzerini örtecek bir örtü bulamadık” diye ağlıyorlardı.

Harp bitmiş herkes Medine’ye dönmüştü. Hem de her eve yetecek acılarla… Her evden feryatlar yükseliyordu.

Güllerin Efendisi(s.a.v), Hz Hamza’nın evini gördü. Issızdı, kimi kimsesi, ağlayanı yoktu.

“Fakat amcam Hamza’nın ağlayanı yok” dedi.

Büyük sahabi Sad b. Muaz, Ensar kadınlarını toplayarak;

“Önce Hamza’ya sonra kendi şehitlerinize ağlayın” dedi. O günden sonra Medine’nin kadınları önce hep Hz Hamza’ya ağladılar.

Kıyamete kadar bütün Müslümanlar kendi cenazelerinin yanında Allah’ın Arslanına ağlasalardı az gelirdi.

Gök ağlıyordu, yer ağlıyordu.

Güllerin Efendisi’nin yanaklarından yaşlar süzülürken şu müjdeyi veriyordu;

“Melekleri gördüm onu yıkıyorlardı.”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.