HARUN TOKAK

Neylersin araya hasretlik girdi

Gecen hafta yıllar önce bir yanımı bırakarak ayrıldığım Antalya’daydım.

1977’de birkaç şefkat kahramanı tarafından kurulmuş olan Rasanet Vakfı’nın pilav gününe davetliydik. Uzun yıllar birlikte koştuğumuz dostlarla olacak olmanın heyecanı günler öncesinden sarmıştı ruhumuzu. Doğacak günün ışıkları ile her bir yerden daha önce aydınlanan Doğu ufukları gibi, erkenci olan Güney’in bu güzel şehrinde nice tatlı hatıralarımız vardı. Yeni bir manevi dirilişin adeta merkezi durumunda olan Doğu Garajı’ındaki bu kutlu kurum, kuruluşundan bu yana yüz binlerce talebenin tahsiline yardımcı olmuş, onlar için yurtlar yuvalar kurmuş, okullar açmış; köyden, kasabadan gelen yavrularımıza sahip çıkmıştı. Şimdilerde bütün bir dünyanın her yerinde duyulmaya başlayan şefkat orkestrasının Anadolu ayağındaki Akdeniz bestesi bu kutlu yuvalardan yükselmişti ilkin. Havaalanında değerli dostum Salih Bey karşıladı. Pırıl pırıl bir bahar pazarıydı.Portakal ağaçları dallarını sıcak bir bahar güneşinin ışıklarına sermiş güneşleniyordu.

Program saatine daha bir hayli vardı. O yıllarda hem aynı mahallede komşumuz hem de mahallenin maneviyat merkezi Kavaklı Mescit’in daimi cemaatinden Hayati Bey birkaç ay önce vefat etmişti. Eşine ve çocuklarına taziyede bulunmayı arzu ediyordum. Yolumuz her Antalya’ya düştüğünde alanda karşılamasına alıştığımız Cevdet Beyi göremeyince, telefonla aradım. “Yengen ve yeğenlerin müsaitse bir taziyede bulunalım” dedim. Hayati Bey’in kardeşi olan Cevdet Bey iyi bir dost, yiğit bir arkadaş, vefalı ve yürekli bir insandır. Yengesinin müsait olduğunu öğrenince onu da yoldan alarak birlikte gittik.

Otuz yıl önce on yılımın geçirdiğim bu mütevazı mahalleye geldiğimde hatıralar her bir sokaktan başını çıkarak adeta utangaç çocuklar gibi bana bakıyordu. Onca tevazuuyla mahallenin manevi bekçisi gibi duran Kavaklı Mescit yine öylece duruyordu. Önündeki çınar ağacı büyümüş serpilmişti; başını göklere, dallarını çatının üzerine doğru yayarak ;”korkma ben seni korurum” der gibi mabedi sahiplenen bir havası vardı. Mescidin karşısındaki evde yalnız başına yaşayan Hayati Bey’in hanımını ziyaret ettikten sonra programın yapılacağı okula gittik.

Vardığımızda program başlamıştı. Salon doluydu. Arka sıralarda ayakta duranlar bile vardı. Vakfın ilk kurucularının hemen hepsi oradaydı. Güney’in bu şefkat kahramanlarının saçları ağarmış, yaşlılık gelip kapılarına dayanmış olsa da; hepsinin yüzlerinde görevlerini yapmış olmanın mutluluğu ile sonsuz bir aydınlık vardı. Kendi elleriyle yetiştirdikleri güllerin arasında olmanın mutluluğu okunuyordu yüzlerinden. Salondaki her yüz, her sima, her bakış yüreğimin elinden tutup beni o eski günlere götürüyordu.

İşte en ön sırada Ramazan Keskin ağabey oturuyordu. Saçlarında tek siyah kalmamış, yandıkça beyazlayan ateş gibi ağarmıştı. Üniversite sonrası ilk memuriyet yerim olan bu sıcak şehre onunla birlikte gelmiştim. Köyümüze kadar gelmiş, bizi alıp pejo arabasıyla Antalya’ya getirmişti. O vakit yirmi dört yaşımdaydım. Oğlum Hakan on yedi günlüktü. Karlı bir gündü. Yollar cam gibi buzdu.

Afyon’ a geldiğimizde tipi, önüne kattığı karları yetim çocuklar gibi sağa sola savurarak kovalamaya başlamıştı. Yol kenarında kardan adam gibi duran birini alışımızı hatırladım. Adamı arabaya aldıktan sonra Ramazan Ağabey’in; “bey amca ne işin var bu kar-kışta bu yollarda” deyişini de. Adam; “Şu ileriki köyde alacağım vardı oraya gidiyordum, tipiye tutuldum” deyince de “Be amcacığım! Böyle bir günde yola çıkılır mı, hele şöyle bir bahar gelsin, çiçekler açsın sonra alacağını almaya gidersin” demişti. Ramazan Ağabey’in bahara olan tutkunluğunu ve güneşli bir bahar günü bağrına sıcak vurmuş aydınlık yamaçlardan, koyaklardan kayarak sonsuzluğun Sahibi’ne yürümek isteyişini o zamanlardan bilirim. Yolda namaz kılacak bir yer bulamayınca paltolarımızı karların üzerine serip namaz kılmıştık. Sonsuz bir beyazlığın üzerine serdiğimiz paltolarımız sanki bizi ufuklara uçuran refrefler gibi koşuyordu altımızda. Yine önde oturanlar arasında gönlümüzdeki yeri her geçen gün biraz daha zirveleşen bilge insan, vakfın kurucu başkanı Hüseyin Tulpar Hocam vardı. Dalgalı bir denizde fecrin ışıklarına doğru yol alan hizmet gemisinin savrulmamasında onun Toroslar gibi vakur duruşunun etkisi olduğunu düşünürüm.

Yıllar önce Ak Deniz bölgesinin lacivert gecelerine meşale yakan Nevzat Ayvacılar, Hasan Libaslar, Yusuf Ziyalar, Hasan Şahinler bir meşale ormanın içinde alnı sekili küheylanlar gibi duruyorlardı. Bir an düşündüm, ömrünün en alımlı günlerini benim gibi geride bırakmış bu insanları bu kadar mutlu, bu kadar huzurlu kılan neydi? Niçin yüzleri en karanlık gecelere ışık veren bir sevinç feneri gibi parlayıp duruyordu? Ben aramızdaki bu yiğit yüzleri süzerken birden sahnedeki perdeden aramızdan ayrılanların resimleri hüzünlü bir müzik eşliğinde akmaya başladı. Aman Allah’ım! Dün aramızda koşup duran bu insanlar bu gün hazansız bir bahardan bize bakıyorlardı. Hepsi, “biz erken gittik siz koşmanıza bakın, daha yapılacak çok iş var” der gibiydi. Duruşlarından muhteşem bir soyluluk ve yücelik dökülüyordu.

Aramızda sanki incecik bir perde vardı ve onlar o perdenin arkasından bizi seyrediyorlardı. Salonda dudaklar kıpırdamaya başladı. Belli ki Fatihalar uçuyordu ruhlarına. Her faniye nasib olmayacak bir mutluluk gölgesi gezindi yüzlerinde. Geride bıraktıkları bahar çiçeklerinin gönderdiği fatihaları, ihlasları paylaşıyorlardı sanki. Bir resme gelince kendimi tutamadım. Ali Şeker’di bu. O ne bakış, o ne güzel gözler Ya Rabbi! Vakıftaki görevi öğrencilere burs toplamaktı. Bir mobileti vardı. Ona biner, kapı kapı dolaşırdı. Ne zaman aklıma gelse Antalya’nın dar sokaklarından bir sevinç dalgası gibi akışı gelir gözlerimin önüne. Bir de bol yıldızlı bir yaz gecesinde yerde yatışı. Korkuteli yolunda birlikte geçirdiğimiz o kaza onu ve bacanağını ayırmıştı bizden. Yer yer yıkılmış köhne duvarlarla çevrili bir bahçe içinde oturan Nazım Amca da geldi ekrana. Kara Deniz’in hırçın dalgaları gibi coşkun bir imana sahip olan bu müthiş insanın oturduğu son derece mütevazı bu ev fırtınaya tutulmuş ruhların limanı gibiydi. Her an dolar boşalırdı. Bahçenin bitişiğindeki üç katlı evin birinci ve ikinci katı vakfın kütüphanesi idi.

Öğrenciler ders çalışmak ve ödevlerini yapmak için özellikle hafta sonları buraya koşardı. Bir hafta sonu bine yakın öğrencinin geldiğini bilirim. Üçüncü katta İkbal Teyze kardeşi Naciye Hanımla birlikte otururdu. İffet timsali nilüferler gibi onlar da geldi ekrana. Daha birkaç aylık evli iken kocası Çanakkale’de kalan İkbal teyze kanserdi. Çok acı çekerdi. Ağrıları, acılarına dayanamaz inler dururdu.

Öğrencilerin gelip-gidişi ve gürültüleri sizi rahatsız ediyorsa kütüphaneyi bir başka yere taşıyalım denildiğinde; “Ben onların cıvıltıları ile teselli buluyorum” derdi. İki kardeş uzun yıllar birlikte oturduktan sonra, arka arkaya Sonsuzluğun Sahibine uçup gittiler.

Hasılı öğrenci cıvıltıları, burs toplayan motor sesleri, Kavaklı Mescit’in şimdilerde göklere ser çeken çınarı, portakal ağaçları, Gödene’si, Güzles’i, Tekirovası’yla, başı dumanlı karlı Toroslarıyla bir efsanedir Antalya.Şehirler biraz da içindeki insanlarla güzeldir. Yıllar önce yüreğimin yarısını bırakıp ayrıldığım Antalya’yı bizim için anlamlı kılan bu vefalı dostlardan ayrı kaldığımız günden beri “hazin hazin ağlar durur gönlüm. “Neylersin araya hasretlik girdi.”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.