HARUN TOKAK

Mabedin Müdavimleri

Birkaç günlüğüne uğradığım baba ocağında yine ayrılık sabahı gelip çatmıştı. Gece boyunca köy, yüzüne, gözüne aralıksız inip kalkan soğuk kırbaçlar karşısında başını saklamaya çalışan hisli bir küheylan gibi inledi durdu.

Karşımdaki sahipsiz harabe evlerin hazin halini görmek, bir zamanlar oralarda yaşananları daha bir derinden hissetmek için  odamın perdelerini açık tutuyordum. Böylece bu toprak evin penceresinden sokak lambasının ışığı sabaha değin odama doluyordu. Son gece mehtaplı ve soğuk bir geceydi.

Rüzgâr kışla, mevsimin ilk dansındaydı.

Gökyüzündeki bulutlar, mevsimin bu ilk dansının coşkusuna ayak uydurmak istercesine oradan oraya sabaha kadar koşturdu durdu.

Gece boyunca muttasıl sürdü bu coşku.

Köye geldiğim günden beridir, her seher vakti mütevazı mabedimizi, ışıklarını yakmış şefkatli gözlerle evlatlarını beklerken buluyordum.

İki daimi müdavimi Hacı Rasıh’la Hacı Ömer’in, her sabah şafakla birlikte camiyi açma yarışında olduklarını fark ettim.

Her sabah ne kadar erken gittimse hep aynı sahne ile karşılaştım.

Tatlı bir yarıştı bu.

Herkes sıcak yataklarında uyurken onlar her seher, cennetin kapısını açma yarışı gibi tatlı bir yarışın içinde buluyorlardı kendilerini. Onların o hali, “yarışacaksanız işte böyle şeyler için yarışın” ilahi sedasını düşürdü hatırıma. Futbol sahalarında yarışanlar, ringlerde yumruklaşanlar, hipodromlarda  at koşturanlar bir gün yorulacaklar, ihtiyarlayacaklar ve koşturamaz hale gelecekler ama her sabah gönüllerindeki aşk kandiliyle Allah’ın mabetlerini aydınlatan bu insanlar sonsuzluğun aydınlık yollarında hep koşturup duracaklar ve hiç yorulmayacaklar.

Yüreğimi dolduran baba ocağında bulunma sevinci yavaş yavaş yerini hüzne bırakıyordu. Köyümün dağlarına, ovalarına şafak aydınlığı vururken, gönlüme hüznün karanlığı çöküyordu. Toprak evin üst katındaki odanın içi buz kesiyordu.

Abdestimi alarak aşağıya anamın yanına indim. Anam çoktan kalkmıştı. Çocukluğumdan beri ne zaman yatar ne zaman kalkar bir türlü anlamış değilim.

Hep ayaktadır.

Gençliğinde bağ bahçe tarla işlerinden dolayı hep erken kalkardı. Şimdilerde de hastalıklar bırakmıyor ki rahat bir uyku uyusun.

Sık sık soluğu kabarıyor, nefesi daralıyor, başının altına birkaç yastık koyarak yarı oturuyor, yarı yatıyor halde her gece sabahı ediyor. Anam camiye gitmek için hazırlandığımı hissedince; “Dışarısı çok soğuk bu sabah namazını evde kılıver” dedi.

“Mabedin müdavimleri gelmişlerdir” dedim. “Kim gelecek bu soğukta, senin dışardan haberin yok galiba” dedi.

“Olmaz olur mu? Akşamdan beri kendimden geçmiş bir rüzgâr musikisi dinliyorum, ben biraz da bu soğukların sesini duymak için buradayım.” dedim. “Ananın değil de rüzgârın sesini mi duymaya geldin köye oğul?”

“En az senin sesin kadar sıcak gelir bana köy rüzgârlarının sesi, anacığım!” Bir bilsen köyümün rüzgârlarını nasıl özlüyorum.

Bir bilsen o rüzgârlar neler söylüyor, neler anlatıyor bana.

Ben ilkin bu rüzgârlarda üşüdüm ana.

Üzerimizi örtecek bir yorgan bulmadığın için dışarı çıkarken üzerine aldığın setre denilen palto pardösü arası bir örtünün bir ucuyla ağabeyimin üzerini diğer ucuyla da benim üzerimi örttüğünü sen söylemiştin bize. Poyrazın sabahlara kadar saldırılarına göğsünü siper ettiğin yetmezmiş gibi bir de toprak damdan damlayan yağmur damlalarında ıslanmayalım diye sabahlara kadar da defalarca yerimizi değiştirirmişsin.

Bu rüzgârlar öğretti bana üşümeyi, bu rüzgâr öğretti bana esmeyi.

Rüzgarların böyle ovalarda, dağlarda ıslıkladığı günlerde, “yolda yolakta kalanları sen koru Allah’ım!” diye onlara acımayı sen öğrettin bize.  Biz bu rüzgârlarda öğrendik sevmeyi. Bu rüzgârlarda çözüldü dillerimiz.

Bırak rüzgârlar essin ana. Hem de bağrımıza bağrımıza essin. Hasretin alevlerinde yanan yüreğimiz başka türlü nasıl serinler.

Yokluk yıllarımızda bu rüzgârlar daha bir sarardı bizi bir birimize. Bir birimize sokulur, sevgiden bir yumak olurduk.

Bu rüzgârlar havalandırırdı penceremizin perdelerini.  İlk sahura bu rüzgârlarda uyandırmıştın beni. Bu rüzgârlar, bir davulun sesini saçlarından sürükleyip odamızın içine kadar taşıdıklarında; “bu ses de nedir?” diye rahmetli babama sorduğumda; “Arap Osman köy uyansın diye sahur davulu çalıyor” demişti.

Hey gidi günler…

Hatırlıyor musun ana! Bir keresinde yine kar-kış karanlık bir seherde taşlara sert vuran bir baston sesi getirmişti bu rüzgârlar evimize de; ben şafak kızıllığında bu sesler ne dediğim de “Kara Mustafa Dayı sabah namazına gidiyor” demiştin.

Ben o âmâ değil mi, “bu karda kışta çamurlara bata çıka nasıl gidiyor?” dediğim de “kalbiyle görene, gözündeki gece engel olmaz oğul” demiştin.

Esin rüzgârlar esin…

Ekinler sizinle ırlanarak büyür, başaklar sizinle başını bereketten eğer.

Dağlarda geceleri koyunlarının peşinde yürüyen çobanın derdini siz dinlersiniz. Dertli kavalın sesini siz  dinletirsiniz  dağa taşa. Bir elimde odun bir elimde kitaplarla çamurlu yollara bata çıka ilk okula giderken siz savururdunuz siyah önlüğümün eteklerini. Siz savururdunuz bindallı elbiseler içinde omuzlarındaki kırmızı testilerle suya giden güzellerin yanaklarındaki  siyah perçemleri.

İlkin sizinle selam gönderdik Sevgilinin Köyü’ne. İlkin size yalvardık; “Esin rüzgarlar esin! Sevgilinin saçlarından bir tel getirin, baharından bir yel getirin, hasret dinsin” diye. Siz  koşturur, siz kavuşturursunuz bulutları. Siz haber verirsiniz yağmurdan, bahardan. Siz sevindirirsiniz dalları, sizinle tebessüm eder çiçekler.

Rüzgârlar…

Toprağın derinliklerinde tohumu titreten, gittiği diyarlardan baharı söküp getiren rüzgârlar. Yelinde saçlarımı, poyrazında harmanımı savurduğum rüzgârlar.

Denizleri dalgalandıran, gökleri ağlatan, kükreyişleriyle dağları korkutan rüzgârlar.

Ve bir temmuz gecesi bana babamın ölüm haberini getiren rüzgârlar.

***

Anam, üşümekte kararlı olduğumu anlayınca “bari üzerine kalın bir şeyler al oğlum” dedi. Bir zamanlar âmâ Kara Mustafaların, her hale şükretmesini bilen bilge insan Faik Dedelerin, köyün dışındaki evinden her sabah namaza gelen Hacı Kadir Amca gibi namaz kahramanlarının;fırtınalı gecelerde paltolarının eteklerini savurarak hayalet gibi geçtikleri yollardan geçerek, her bir köşe başında onlardan birini yanıma alarak ve birer ikişer çoğalarak caminin yolunu tuttum. Köy yine derin uykulardaydı. Sokağın başındaki evi döndüğümde caminin ışıkları yine yanıyordu.

Rüzgâr estikçe esiyor, ta Beşiktepe’den bir fidan halinde iken getirip diktiğimiz ulu çamlarda uğulduyordu.

Rahmetli Aziz Amca’nın her seher sihirli sesiyle can verdiği eski minare tek başına duruyordu.

Mabedin kapısından içeri girdiğimde mabedin müdavimleri Hacı Ömer ve Hacı Rasıh Efendiler kıbleye doğru diz çöküp oturmuşlar ezanın okunmasını bekliyorlardı.

Dışarda köy rüzgârları esiyordu.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.