HARUN TOKAK

Kurban Ömer

Gurbet zordu. Hele bayram sabahları… O günün bayram olduğunu ülkesinden götürdüğü takvimin dışında hiç bir şey hissettirmezdi.

Hisleri iyiden iyiye incelmişti.

Bir hayli zamandır Anadolu bayramlarını tadmayan çocuklarını da düşünerek bu bayramı ülkesinde geçirmeyi düşündü.

Ülkesine geldiğinde bayrama birkaç gün vardı.

Önce hasta annesine uğradı.

Sonra da kendinden önce giden kadim dostlarını hatırladı. Arife günü mezarlıklar kalabalık olur diye Arifeden bir önceki gün koştu kendinden önce giden dostlarına. Sakince bir hasbihal etmekti muradı.

Asude bir bahar ülkesi olan Karşıyaka Kabristanı’na geldiğinde, tatlı bir sonbahar güneşi, başlarını göklere doğru uzatmış yeşil servileri, sert ve soğuk beyaz mermerleri tebessümleriyle yumuşatan güz güllerini, ılık ılık okşuyordu.

Bu asude ölüm ülkesi, görmüş geçirmişliğin bilgeliğiyle hayli suskun görünse de, aslında burada hayat içten ve derinden sürüp gitmekteydi.

Sonbahar güneşi burayı, bir başka aydınlatıyor, serin serviler burada bir başka uğulduyordu.

Güneş ve servi motifi kadar ölümün ve ömrün iç içeliğini anlatan başka ne olabilirdi ki.

On iki yiğidin yattığı sükûn adasına yöneldi.

Ankaralılar, Anadolu baharını hazırlayan bu küheylanların yattıkları bölgeye “cennet bahçesi” diyordu.

Serviler, menekşeler, kasımpatılar, küpeliler, kadife çiçekleri bu sükûn adasını gerçek bir cennet bahçesine çevirmişti.

Yanında getirdiği küpelileri birer birer dikiyordu yiğitlerin bahar kokan topraklarına.

“Meğer ne kadar da özlemişim sizleri” dedi.

Bir bir okşadı onları.

Sıra infak kahramanı Mustafa Aydoğan’a gelmişti. On iki yiğidin arasında bir dolunay gibi duran bu cömert prensin toprağına yanında getirdiği küpeli çiçeği dikmek için yöneldi.

Cömertlik ormanlarını velveleye veren yiğit sessiz sakin öylece yatıyordu

Bulduğu bir tahta parçasıyla mermerlerin arasındaki toprağı dalgın dalgın eşmeye başladı.

Ağır bir duygu bütün bedenini sarmıştı. Hareketleri ağırlaşmış, eli ayağına karışmıştı.

Mezarın bir köşesinde çiçeği yerleştirecek kadar bir çukur açtığını fark etti. Eli küpeliye uzanmıştı ki arkasından bazı sesler duydu.

Dönüp baktı.

Üç kişi kendisini seyrediyordu.

Gelenler, Cömertlik Prensi’nin kızı, damadı ve torunuydu.

Gelirken babalarına çiçek alalım dedikleri halde bir türlü alamamışlardı. İyi de kendilerine bir türlü nasib olmayan bu çiçeği babalarının cömertlik toprağına diken bu gençte kimdi?

Çok duygulanmışlardı. Bu asude bahar ülkesinde böyle bir olayla karşılaşacakları hiç akıllarına gelmemişti.İlk defa gördükleri bu nurani genç, babalarının mezarına neden çiçek dikiyordu?

Genç kadın daha fazla dayanamadı ve sordu;

“Siz kimsiniz?”

“Benim kim olduğum önemli değil… Bizler, buradakiler, eliyle bir kabri göstererek şu kurban Ömer, babanın cömertlik baharının fidanlarıyız. Ben size burada yatanları anlatayım, torunu belki de dedesini yeteri kadar tanımıyordur.

Evladım bak! Bu büyük babanı iyi tanı! O Hazreti Osman gibi cömert bir insandı. Fedakârdı.

Hizmet deyince önce o koşardı. Ta 1990’larda, ‘Allah için verin!’ dendiğinde; “Bir trilyon!” diye haykıran kahramandı.

Ankara’nın değil, Anadolu’nun tam ortasına cömertlik heykeli dikilesi bir adamdı.

Ne zaman bir sıkıntı olsa yetişirdi. Onun için onun aramızdaki adı IMF Mustafa’ydı. Dağların altında coşkun akan bir cömertlik nehri gibiydi. Hele kurban bayramlarında Mercedes arabasıyla bir deri toplaması vardı ki, görülmeğe değerdi.

Şu arka sıradaki yedi kişi Bolu şehitleri… Bir hizmet dönüşü hepsi aynı gün şehit oldular.

Eliyle en baştaki mezarı göstererek bu da bizim “kurban Ömer’imiz” dedi. Yanında ki de “oğlu Fatih, şu da kayınbiraderi Hüseyin. Hepsi aynı gün şehit oldular.”

Birden, Kurban Ömer’in kabrinin üzerinde, sonbaharın soğuklarına daha fazla direnememiş kuru bir güle mıhlandı gözler.

Boynu bükük bu gül pek dokundu duygulu yüreklere.

Nurani genç, Kurban Ömer’le başladı konuşmaya.

Cömert Prensin kızı, damadı, torunu, daim nöbetindeki serviler, gökteki gri bulut onu dinliyordu.

“Hey gidi günler… Hey gidi Kurban Ömer’im… Her Kurban Bayramı yaklaştığında nasıl da deliye dönerdin. Çalmadık kapı bırakmazdın adeta Ankara’da…

Dile kolay tam on yıl, “kurban” diye diye inledin ve sonunda da adın “Kurban Ömer” kaldı.

Topladığın kurbanları dünyanın dört bir yanındaki yoksul insanlara gönderdikçe tombul yanaklarında pembe pembe gülücükler açar, dünyalar senin olurdu.

Fışkı kokulu kamyon kasalarında kurbanlıkların arasında sağanak yağmurlarda sırılsıklam olurdun da “of” bile demezdin.

Seninle aynı evde kaldığımız günlerde sen hiç mutfaktan çıkmazdın.

Ne tatlı günlerdi o günler.

Hayat bizi bir birimizden ayırmıştı ama o evde yaşadığımız tatlı günleri hiç unutamamıştık. Bazen “niye arayıp sormuyorsun?” dediğimde bile hemen gözlerin dolardı. Biliyorum, şimdi sen bana aynı soruyu soruyorsun.

Geldim işte. Gücenme bana, gurubu olmayan gurbetlerdeyim ben.

Trilyonlarca para elinden geçti ama senin yaşantında hiçbir değişiklik olmadı. Bir gün toplantıya geldiğinde, üst-başın neyse ama ayakkabılarının partallığı herkesin dikkatini çekmişti de bir hocamız, yeni aldığı ayakkabılarla karşısında duran Nedim Bey’e; ‘ayakkabılarını kurban Ömer’e ver’ dedi.

O da hiç tereddüt etmeden çıkarıp yeni ayakkabılarını sana uzatmıştı.

Ayakkabı değişim sahnesini buğulu gözlerle seyretmiştik.

Aramızdan ayrılmadan az önce kutsal topraklara gittin.

Güllerin Efendisi ile aranızda nasıl bir konuşma geçti bilemiyorum ama

“Ankara diyarından sana kurban sunanlardan biri de bendim Ya Rasulallah! Şimdi de Hazreti İsmail’in babasına boynunu uzattığı gibi ben de sana boynumu uzatmaya geldim” dediğini tahmin ediyorum.

Çünkü döndükten sonra çok durmadın, bizleri bırakıp gittin ötelere.

Güllerin Efendisi’nin köyünden döndüğünde bir nur parçası haline gelmiştin. İçin içine sığmıyordu: “vazife… vazife…” diye inleyip duruyordun.

On gün sonra hazin bir halde aramızdan ayrılışın burada ki vazifenin bittiğini anlatıyordu.

Üzerine vazife olmayan işlere bile “Öf!” demeden koşardın. Adapazarı depreminde yeni yapılan okula bir kamyon okul malzemesi gidecekti. Kamyon dolu bir halde dışarda bekliyordu. Bense çok yorgundum. Kamyonla gitmeye takatım yoktu. Sen gider misin? Dediğimde; dudaklarından belli belirsiz bir sesle: “Bu gün bir oğlum olacak!” demiştin. Kurban Ömer’im! Kurbanın olayım, iyi ya işte! Oğluna anlatacak bir hatıran, bir destanın olsun. Sen bir hizmet erisin. Senin diğer babalar gibi doğumhanelerin kapısında bekleyecek zamanın yok.” Dediğimde, boynunu büküp hemen Adapazarı yolunu tutmuştun. Saat üç civarında aradın ve müjdeyi verdin: Bir oğlun, bir yiğidin doğmuştu… Bu dünyanın tozuna toprağına bulaştırmak istemez gibi oğlunu da aldın götürdün… Sen vazifeni yaptın, biz buna şahidiz canım kardeşim, kurban Ömer’im!..”

***

Sözlerinin arkasını getiremedi. Kelimeler boğazında düğümlendi.

Cömert Prensin evlatları bunca yıl buraya geliyorlardı ama ne babalarını ne de burada yatanları yeteri kadar tanımadıklarını anladılar.

Anadolu baharını hazırlayan yiğitlerin başından ayrıldıklarında, , bu asude bahar ülkesinde servilerin gölgeleri uzamış, hazin uğultular eşliğinde güneşle gölgelerin hüzünlü dansı başlamıştı.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.