HARUN TOKAK

Işığa doğru yolculuk

İstanbul Güneşli’de bir gurup vakti.
Ufuklar, kızıl ve sisli…
Misafirlerine Antep mutfağının nefis lezzetlerini sunan Mehmet Bey’in mekânındayım.

Güneş henüz batmadı ama gökteki koyu bulutlardan dolayı havada, akşam olmuş gibi bir hal var. Bu mahzun havanın etkisinde çayımı yudumlarken telefonum çalıyor. Geçmişin güzel günlerinden çıkıp gelen dost bir ses…


“Ben Nuri… Nuri Altıntop… Salihli’den arıyorum. Babamla birlikte otururken birden bir radyo Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Edremit vaazlarından birini vermeye başladı. 1973 yılıydı. Seninle maceralı bir Edremit yolculuğu yapmıştık hatırladın mı?”diyor.

“Hiç unutmadım ki” diyorum.

****

Bir gurup vakti, buruk gönlüme geçmişin güzel günlerinden bir bahar esintisi gibi gelen o ses, ışığa doğru yaptığım ilk yolculuğa alıp götürüyor beni.

Yollarımızı, yıllarımızı, yarınlarımızı aydınlatan yolculuğa…

Uşak İmam-Hatip Lisesinde okurken ülkemizde neler olup bittiğine anlam veremesek de, karanlığa kandil yakan yüce ruhları yakından takip etmeye çalışıyorduk. O günlerde en güçlü ışık Ege taraflarında parlıyordu. O ışık yer yer bizim yüreğimize kadar ulaşıyordu.

12 Mart Muhtırası ile birlikte İzmir’den yükselen o ışık ve ses şöleni yerini derin bir sükûta bırakmıştı. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ve arkadaşları tutuklanmış, sevgi koşusu yarım kalmıştı. Sekiz ay içeride kalan Hocaefendi ve arkadaşları beraat edip demir kapılar özgürlüğe açıldığında yolları kesilen küheylanlar yeniden sevgi koşusuna başlamıştı.

Geceleri o kahve senin bu kahve benim, hafta sonları o ilçe senin bu ilçe benim, diyen küheylanların ayak sesleri Anadolu’nun hemen her yerinden duyuluyor, Anadolu’nun bereketli toprakları, Ege’den yükselen yeni bir ışık ve ses şölenine sahne oluyordu. Hekimoğlu İsmail Ağabey Hitap Çiçekleri’nde o güzel günleri anlatırken;

“Ege Bölgesi camilerinde, camilerin bulunduğu yerlerde, sanki minare gölgelerinde bir adam vardı. Onu tanımak için dinlemek gerekti. Meselâ minberde yahut kürsüde veya herhangi bir yerde… Fakat bütün yerler onunla birlikte onun olur, o söyler, herkes dinlerdi….” diyor.

Alnı bir kez secde görmemiş eli kanlı canilere can geliyor, çiçekler, ufuklarında doğan güneşe yüzlerini çeviriyordu.

Ege’den başlayan diriliş rüzgârları bütün bir Anadolu’ya bir bahar esintisi gibi yayılıyor, bir nesil o insibağ dolu sohbetlerle yeniden can buluyor, sahabe ruhu yeniden diriliyordu. Aslında konusu sohbet-i canan olan her sohbette bir insibağ vardır. Dinleyenler sohbetin tatlı ahengine kendilerini kaptırır ve sohbet sahibinin rengine boyanırlar.

“Hele bu sohbeti yapan bir Hak dostu ise onun sözlerinden, gözlerinden, yüz hatlarından öyle bir ruh ve ma’nâ akışı hâsıl olur ki, onun muhataplarına kazandırdıklarını kitaplardan okuyarak elde etmek mümkün değildir.”

“Bir Hak erinin huzur-u ilahîde iki büklüm olmasının, kalbinin haşyetle çarpmasının ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanmasının yaydığı manevi havayı, o mecliste bizzat bulunmadan o atmosfere girmeden ve onunla diz dize gelmeden teneffüs edebilmek imkânsızdır.”

Bugün dünyanın dört bir yanında koşturan kınalı küheylanlar adına bir konuda hep ıstırap çekerim.

Bu yiğitler doludizgin koşturuyorlar ama yüreklerinin bir yanı yaralı koşturuyorlar.

Niceleri onun sohbet halkasında bulunma hazzını hiç tadamadılar, bir kerecik olsun onu göremediler.

Ya bir de o güzel, o coşkun günleri görselerdi. Gözlerinden bütün bir dünyaya yetecek kadar aşk ve sevgi fışkıran Hocaefendi’nin coşkun akan nehirler gibi kürsülerden, gönüllere boşalışını, camiyi dolduran nur yüzlü gençlerin kendinden geçişini görselerdi, nasıl koşarlardı acaba?

Namaza durduğunda huzur-u ilahîde iki büklüm oluşuna, kalbinin haşyetle atışına ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanışına şahit olamadılar. O nurlu meclisin manevî havasını doğrudan teneffüs edemediler, onunla diz dize gelemediler.

Gerçi Kırık Desti’den yürek yangınlarını serinletmeye çalışıyorlar ama bu durum ateşten değil de gölgesinden istifadeye benziyor.

O sohbet ateşinin gölgesi bile yakıcıdır ama ya bir de kızgın çöllerde ya da bozkırların buz kesen rüzgârlarına sağrını sürterek Tanrı Dağlarının eteklerinde, Afrika’nın kızgın çöllerinde koşan kınalı küheylanlar, o Hak dostunun yürek yangınlarını görebilseler, gözyaşı yağmurlarında ıslanabilselerdi, koşmaları nasıl olurdu acaba?

Gül devrinde atlarını dünyanın dört bir yanına süren sahabeler zaten bir sohbet süvarileri değil miydi?

O güne kadar uçsuz bucaksız çöllerde kendi benlik ve enaniyetleri uğruna at koşturan Arab’ın yağız yiğitleri bir kerecik Peygamberimiz (s.a.v)’in bahar bahçesini andıran nurlu sohbet halkasında bulunmanın bereketiyle yüce ideallerinin ufkuna at koşturmaya başlamıştı.

Her an vahyin taze ışıkları altında parlayan o sohbet pınarlarında, inançsızlığın kızgın çöllerinde can çekişen ölü canlar yeniden dirilmişti.

Bazıları Osmanlı için; “Osmanlı bir sohbet medeniyetidir” der. Osmanlı medeniyetinin yok oluşunu sohbet geleneğinin kaldırılışına bağlayanlar bile var.

Ben bu yaklaşımı çok doğru buluyorum.

Sultanlar sarayda ‘huzur dersleri’ tertip eder, devrin şeyhülislamı ve âlimler sohbet eder, padişah ve diğer devlet erkânı da dinlerdi.

Osmanlı da mektep medrese görmeyen kimseler bir sokağın başında bulunan kıraathaneye uğradıklarında bir yandan sıcak çaylarını yudumlarken diğer yandan sözü sohbeti dinlenir birinin nefesiyle can bulurdu.

Eskiler “Tarla harktan, insan kulaktan sulanır” derlermiş.

Ben buna şahidim. Yaşadığım bunca ömürde, kendimi pek talihli saydığım anlar Hak dostlarının sohbet halkasında bulunduğum anlardır.

Ben hayalleri köyünün dağları ile sınırlı kuru bir daldım.

Ülkemin karlı fırtınalı günlerinin birinde biraz önce “ben Nuri… Nuri Altıntop” diyen sesin sahibiyle birlikte yollara düştüm. O günlerde öyle bir yolculuk benim gibi kıt kanaat tahsilini sürdüren birisi için masraflı ve müşküldü.

O vakitler, rahmetli babamdan beş lira harçlık alabilmek için, yazın sıcağında atların çektiği saman arabasının peşinden saman tozlarını yutarak saatlerce gitmek zorunda kalan fakir bir çocuktum.

O paraya nasıl kavuştuğumu çok iyi hatırlıyorum.

Allah’ın lütfundan başka bir şey değildi.

Egenin küçük bir camisindeki o coşkun akan pınara ulaşıp da göz göze geldiğimizde bahar görmüş bir dal gibi damarlarıma can yürüdüğünü hissettim.

O gün bu gün hayallerim, düşlerim, sevdalarım değişti.

İlkin Ege bölgesi camilerinde dinlemeye başladığım bu insanın kürsülerden kükreyişini, inleyişini, ağlayışını, ıstırabını, yeni bir neslin dirilişi için cami cemaatine yalvarışını gözlerimle gördüm.

Onun bakışlarında bütün bir insanlığa yetecek aşkı ve sevgiyi gördüm. Yaşamak değil yaşatmak idealiydi onunkisi. Onun için o günleri bir ömre bedel bilirim.

***

Güneşli’deyim.

Güneş battı batıyor.

Bir telefon sesi beni sisli bir İstanbul akşamından geçmişin güzel ve berrak günlerine alıp götürüyor.

O güzel günleri her hatırladıkça hala “hey gidi günler!” diyorum.

Kürsüler, minberler ve de intizardaki nice gönüller gibi benim de bu günlerde gönlüm intizarda, gözümse yollarda. Bir haber bekliyorum seher yelinden.

2 thoughts on “Işığa doğru yolculuk”
  1. Hocam yazilariniz ab-i hayat gibi gonul dunyamizin kurakligini ve susuzlugunu gideriyor. Bu yazinizi okuduktan sonra bu gece gordugum ruya tulleniverdi gozlerimin onunde… O kutlu insan gelmis ve her dem uns esintilerini sevdiklerine hissettirdigi besinci katindaymis. Rabbim sevenleri sevdikleri ile bulustursun insaallah…

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.