HARUN TOKAK

Güneş doğuyor Akdeniz’den…

Antalya’dayız…

Bey Dağları’nın eteklerinde…

Karşımda uçsuz bucaksız Ak Deniz’in lacivert suları…

Deniz, minik dalgacıklarla kımıl kımıl…

Dağlarla denizler, Yüce Yaratıcı’nın ihtişamını haykırırken, ışıltılı portakal bahçelerindeki ağaçların dallarından diplerine rahmet damlıyor.

Kaldığım odanın balkonundayım.

Güneşin doğuşuna dalıyorum.

Doğum öncesinin kızıl sancıları dökülüyor lacivert sulara…

Deniz ışıyor…

Güneş, bir deniz perisi gibi başını çıkarıyor mavi sulardan.

Sular damlıyor alevli yüzünden, duş alarak güne başlayan al yazmalı bir güzel gibi…

Güneşi gören deniz, ışık banyosunda süzülmeye başlıyor ve mavi gözlü bir güzel gibi; ışıklı ipek tülün arkasında buğu huzmelerine sarınıyor.

Geceler boyunca türküler söyleyen, ağıt yakan deniz susuyor.

Visalin sükûnuna sarınıyor sular.

Meğer gece boyunca; sağa sola koşması, çırpınıp durması güneşine kavuşmak içinmiş.

Gün ışıyor.

Deniz ışıyor,

Bey Dağları ışıyor.

Bu dakikalarda Antalya ışık banyosunda.

Ben, bu yerlerin âşinasıyım…

Tam yirmi beş yıl önce…

Yaşımın yarısı kadar bir zaman …

Koyu kestane saçlarımla, öğrencilerimin arasında onlardan biri sanıldığım yıllar…

Hayalim, öğrencilerimle kamp yaptığımız o güzel günlere gitti.

Hatıraların resmigeçit töreni başladı içimde.

Çadırlarımız, mutfağımız, misafirlerimizi ağırladığımız kamış kulübemiz; açık hava mescidimiz…

Bir zamanlar, mehtaba çıktığımız koylar…

Hepsi gözlerimin önündeydi.

Öğrenci cıvıltılarının; deniz seslerine karıştığı günler…

Geleceğe umutla bakan o deniz mavisi güzel gözlerde, mehtabın yakamozlar oluşturduğu geceler. Sevginin, küçük bir çocuk gibi çıplak ayaklarıyla sahilde koşuşturduğu yıllar…

Dalgaların sabahlara kadar dağlara doğru baskınlar düzenlediği geceler…

Rüzgârın, ışıltılı narenciye bahçelerinden portakal çiçeği kokuları getirdiği günler.

Ara sıra esen tatlı bir rüzgârla sahildeki çam ağaçlarının salındığı yerler…

Salih Öğretmen’in, sahilde öğrencileri yıldızlarla yarıştırdığı; Cevdet Bey’in, denizin vahşi dalgalarından koruduğu; Necdet Hoca’nın, tebessümden bir kale kurduğu günler…

Osman Hoca’mızın bahçelerden meyve ve sebze devşirdiği o güzel günler.

Koşmasına küheylanların hayran kaldığı bu insan, şimdi evinden çıkamasa, birisinin yardımı olmadan yürüyemese de; o güzel günlerde arabasının bagajı kampa dolu geldiğinde, yüzü nasıl da tatlı gülerdi.

“Allah, bu gün de yavrularımızın rızkını gönderdi” diye çocuklar gibi sevinirdi.

Geçen gün rüyamda; gençleşmiş güzelleşmiş bir halde çok sevdiği, benim de çok sevdiğim güzel insan Gültekin Ağabey’le birlikte bana doğru geliyorlardı.

O güzel günler, bir resmigeçit halinde gözümün önünden akıyor ve gelip gönlümdeki yerlerini bir bir aldılar.

“Burası kamp yeridir” yazılı levhanın yanındayım…

Önümde seyrek çam ağaçları…

Kıvrılarak uzayıp giden koy…

Kıyıya doğru koşan dalgalar…

Sesler gelmeye başladı kulağıma; öğrencilerimin sesleriydi bunlar…

Birer ikişer çıktılar çamların aralarından…

Kamp kurduğumuz yerin sahibi güzel insan Mehmet Yıldırım Bey de vardı aralarında.

Mehmet Aliler, İbrahimler, İsmailler, Fıratlar, Hüseyinler, Mustafalar, Erdoğanlar, Bilaller, İrfanlar…

Şaban Adalet de oradaydı.

Ali Özkan da…

Hepsi…

Hepsi oradaydı.

Yirmi beş yıl öncesinin öğrencileri, karşımda işadamı, mühendis, hukukçu, öğretmen olarak duruyordu.

Kimileri Anadolu’ya kimileri dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı.

Uzun bir ayrılıktan sonra; koylarda koşan ceylanlar gibi güzel gözlerini gözlerime dikmiş bana bakıyorlardı.

Yine ne diyeceğimi merakla bekliyorlardı:

Hani! Sizlerle birlikte sevgi büyütmüştük ya bu yerlerde;

Sevgi kozası şimdi kelebek oldu.

Serpildi, gelişti, büyüdü…

Asya’ya, Afrika’ya, Kutuplara kanatlandı.

Bazen çöl sıcağında kavruldu, bazen kutuplarda dondu ama sonsuz ufuklara hep kanat vurdu durdu.

Umut kanatları mecalsizleştiğinde, kış ortasındaki yalancı bahara aldanarak çiçek açmış bir ağacın dalına konarak biraz dinlense de umudunu hiç yitirmedi.

Dinlenirken dahi boş durmadı.

Dalına konup dinlendiği bozkırdaki nöbet tutan ağacın kulağına;

‘Kışla baharın kavgasını, mutlaka bahar kazanacak, sen o zaman çiçeklerine, meyvelerine yeniden kavuşacaksın’ diye fısıldadı.

Aslında nazlı kelebeğin bütün korkusu da buydu;

‘Ya kışta çiçek açan dallara kar yağarsa.’

Sonra, ‘olsun’ dedi.

‘Yollarda kışta olur, karda olur ama bir gün kazanan bahar olur,’ diyerek kırağılarda yanan yüreğini teselli etmeye çalıştı.

Tarih boyunca hep kavga ettiğimiz Ruslar bile kozasından yeni çıkmış bu umut kelebeğini sevgiyle karşıladılar.

Kucak açtılar…

Kendi dillerince; DA, yani, ‘evet’ dediler.

DA adlı kelebek, kanatlarını açtı ve Diyalog Avrasya oldu.

Bizim çadırlarımızın yerine kurulan beş yıldızlı otellerde şimdi sevgi üzerine konuşuyoruz.

Bizler, sizlerle birlikte olduğumuz bu eski yerlere geri döndük.

Hala sizlerden derin izler taşıyor buralar.

O gün sadece sizler vardınız.

Bu gün…

Kazaklar, Kırgızlar, Ruslar, Tacikler, Türkmenler, Tatarlar, Azeriler, Ukraynalılar, Belaruslar, Moldavlar, Gürcüler, Özbekler hepsi burada…

Hepsi bir arada.

Önümüzdeki yıllarda Çin ve Hindistan da dâhil olacak.

Belki Ermenistan da…

Büyük ve zor bir coğrafyada halklar arasında diyaloğu, sevgiyi konuşuyoruz.

Şimdi söz sevgi üzerine…

Neler konuşmuyoruz ki…

Okullarımızdaki ders kitaplarından kin ve nefret üreten ifadeleri ayıklamalı…

Şehirlerimizin en görkemli meydanlarını sadece savaşın kahramanları değil, aynı zamanda barışın kahramanları da süslemeli…

Birbirimizin kültürünü daha iyi anlamak için üniversitelerimizde karşılıklı enstitüler kurulmalı, barışa emek verenlere ödül verilmeli…

Sevgi okullarının sayısı artmalı…

Barış koroları kurulmalı,

Avrasya’da en gür ses, Hak’kın sesi olmalı,

Diyalog Avrasya, bölgenin vicdanı olmalı…

Ülkeler, onun kınamasından sakınmalı, iltifatına mazhar olmak için yarışmalı… Bundan böyle, Avrasya aydının kartviziti Diyalog Avrasya olmalı…

Gelenlerin hemen hepsi sizlerden söz ediyor;

‘Türkiye’den gelen öğretmenler bize sevgiyi öğrettiler. Bizim çocuklarımız, birlikte yaşamayı öğrendiler. Din, dil, ırk, renk ayırımının düşmanlık vesilesi değil, zenginlik olduğunu öğrendiler. Çocuklarımız, kurtla kuzunun nasıl birlikte yaşayabileceğinin resimlerini çiziyorlar şimdi.’ diyorlar.

Küresel mutluluğun resmi bunlar.

Bir arkadaşı, bayan bir öğrenci velisine;

‘Sen Ortodoks’sun, bunlar beş vakit namaz kılıyorlar, bunlarla birlikte çalışmaktan rahatsız olmuyor musun?’ dediğinde;

‘Neden Rabb’imin günde beş vakit anılmasından rahatsız olayım’, diye cevap veriyor.

Dün bu koylarda koşan sizler bu gün; küresel umutsuzluğun koyu karanlığında yol alan insanlığın ufkuna yeni bir ışık gibi doğdunuz.

Sizler ışık süvarilerisiniz.

Evleri ışık,

Binekleri ışık,

Kamçıları ışık,

Yolları ışık, süvariler.

Ellerinizde meşaleler ışık saçıyorsunuz geçtiğiniz her yere…

Sizlerle aydınlanıyor ova, oba, dağ, dere…

Işık düşüyor bozkıra…

Herkes o ışığa doğru koşuyor.

Bu sevgiyi sizler büyüttünüz.

Şimdi söz sevgi üzerine…

Hayalimin gezindiği günlerden geri geldiğimde; güneş, bir deniz perisi gibi başını çıkarıyordu mavi sulardan.

Güneş doğuyordu Ak Deniz’den… Güneş…

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.