HARUN TOKAK

Güller de yanar dumansız

Onlardan biri veya her ikisi yanınızda

yaşlanırsa sakın onlara “üf” bile demeyiniz.

Kur’an-ı Kerim

Dün sabah kapısını açtım, odası bomboştu. Yokluğu yüreğime vurdu bir anda.

Aylardan beri her sabah evden çıkarken usulca kapısını açar, “Ana ben gidiyorum” derdim. Yatağından yarı doğrulur gibi yapar ve”Allah işini rast getirsin, güle güle oğlum” derdi.

Rüzgarlı gecedeki titrek bir mum ışığı gibi gelir bana.

O ışık aydınlatır, benim karanlık dünyamı.

Mide kanaması geçirmiş, hastanede yatmış ama haber verdirmemiş bana.

Ağabeyim ısrar ettiyse de, “Hayır! Haber vermeyin, üzülür” demiş.

Haber aldığımda alıp getirdim yanımıza.

Anaların, hep bu yanına yanarım.

Hep onlar mı üzülür?

Evlatları yanmaz mı analarına?

Onlarsız kararmaz mı sanki dünyamız?

Bildim bileli hep hastane kapılarında dolaşır, derman arar hastalıklarına.

Yıllardan beri kan sızar kalp kapakçıklarından.

Kim bilir hangi ayrılışımız ya da hangi sözümüz dokundu o ipek kalbine de, o gün bugün kan damlar yüreğinden.

Köydeki evinde tek başına kalır.

“Burası baba ocağı oğlum, bu kapılar kapanmaz. Ben hayatta iken bu ocak tütmeli.”

Babamdan sonra uzun süre bağa bahçeye bakmakta direndi.

Her türlü meyve ağacının sere serpe doldurduğu, dere yatağındaki tarlaya her gün gitti geldi.

Sonra ayva, kiraz, elma ağaçları hep çağırdı ama ayakları onu taşımadı.

Yazları köye gittiğimizde, hatıralarla dolu o dere yatağındaki meyve bahçesine, arabayla gideriz…

Tulumbadan su çeker, kuyudan su içeriz.

Ağaçlarını tek tek okşar, uzayan dalları kestirir, kuruyan meyve ağaçlarını kökletir.

“Oğlum, rahmetli babanla ne emekler çektik bunları yetiştirmek için” diye sızlanır.

Yerde pulluk devrilmiş yatar, kaldıran bile yoktur.

Ayrılırken, döner döner bakar arakasına, kim bilir ‘bir daha görebilecek miyim’ diye.

Ağaçlar el sallar arkamızdan.

Mahalledeki evler, birer ikişer boşaldı. Kimi şehre taşındı, kimi ahiret yurduna.

Bir zamanlar, “Oğlum Murat, arabayı koş, Sultan gelin haydi kızım, geç kaldık tarlaya” diye sesler gelen İbrahim Dayı’nın evi de çoktan sessizliğe büründü.

Boş evlerin kapıları hazin sesler çıkarıyor şimdi soğuk kış gecelerinde.

Evlerin elektrik, su, telefon faturalarını, sokağımızın tek delikanlısı Mehmet Efendi takip ederdi. Otuz beş yaşında terbiyeli pırıl pırıl bir delikanlıydı. Herkesin yardımına koşardı.

Köye her gittiğimde anam; “Oğlum, iyi ki Mehmet var. Yoksa kim görür bizim işlerimizi?” derdi.

Köydeki evimiz üç yolun kavuştuğu yerdedir.

Sokak lambası yaz kış yanar durur, yolların buluştuğu bu yerde.

Komşunun sadık köpeği Ateş, sabaha kadar sokak lambasının altında bekler mahallenin evlerini.

Geceleri yukarı mahalledeki köpek havlayınca, Ateş kulaklarını diker ve cevap verir. Sonra aşağı mahalledekinin sesi yankılanır gecenin karanlığında. Kendi dilleri ile anlaşırlar.

Sizin anlayacağınız, geceleri köyün güvenliği onlardan sorulur.

Geçen gece rüyamda Ateş’in yattığı yerde, büyük bir yangının alevleri göklere yükseliyordu.

Gecenin göğsüne kızıl kara mızraklarla saldıran alevlere, bizim evdeki odunlardan da destek geliyordu.

Çok korktum. Akşama kadar aradım ama anama ulaşamadım.

Sokağımızdaki evlerin telefonları da cevap vermiyordu.

“Evimizin telefonunu bir daha kimse kaldırmayacak” diye düşündükçe içimde kabaran korku dalgaları sardı her yanımı.

Gece geç vakit yine aradım.

Telefon yine uzun uzun çaldı.

Telefondaki sesi duyar duymaz derin bir nefes aldım.

– “Ana!”

– “Yavrum!”

– “Ana sen nerdesin?”

– “Sorma oğlum, sorma yavrum.

Bizim mahallemizin Mehmed’i öldü.

Gece hastaneye yetiştiremediler. İki kuzusu kaldı geride… Mahallemize ateş düştü oğlum, ciğerimiz yanıyor geceden bu yana.”

Hep analar yanmıyor güllerine, güller de yanıyor anam. Yanmasalar ateş rengini nasıl alırlar.

Dün gece rüyamdaki gibi, ateşler yanar yüreğimizde her daim.

Gül bahçeleri alev alev yanar da, tek duman tütmez.

Dumansız yanar güller…

Mahallemizin Mehmed’i ya da ülkemizin Mehmetçikleri gibi.

Harman vakti geceleri, ağabeyimle harman yerinde yatardık.

Ramas dediğimiz harman yığınlarından bir deste alıp yatak yapar, sonra da sırt üstü uzanarak yatardık.

Serin yaz gecelerinde, yıldızlarla hasbıhâlin hazzını yaşardık.

Yıldızlarla konuştuğum geceleri çok özledim anacığım.

En çok da Çoban Yıldızı hoşuma giderdi.

Sen söylerdin bize; “Dağlarda yolunu kaybeden çobanlara yol gösterir bu yıldız” diye.

O gün bugündür, yolumuzu gösteren “Yıldızları” çok seviyorum ana…

En çok da Çoban Yıldızı’nı.

İstanbul’da geceleri, gökyüzünü pek seyredemiyorum.

Beton bloklar pek izin vermez gökyüzünü görmeye.

Yine de ara sıra pencereyi açar, gizlice bakarım yıldızlara.

Uzun zamandan beri “Çoban Yıldızı” yerinde yok ana.

Geceleri yollarını kaybedenler ne yapıyorlardır bilmiyorum.

Bildiğim bir şey varsa o da denizin hırçın sesleri, gecenin karanlığında yankılanıyor.

Ağarması beklenen ufukta henüz hiçbir ışık emaresi görünmüyor.

Umut bağlanan son mumun ışığını da denizden esen sert rüzgarlar yaman savuruyor

O her sabah vedalaşırken bana ettiğin duaları, şimdi bütün umut yolcuları için eder misin anacığım?

Bütün analar için dua vaktidir.

Anneler Günü’nde Anadolu’nun bütün anaları sizde ellerinizi açar mısınız Yaradan’a?

Yolcuların yüreklerinde yanan umut fenerlerine, fer olacaktır dualarınız.

Çocukluğumuzda ettiğiniz dualarınıza muhtacız yine.

Anadolu her darlandığında, analarının dualarıyla ağarmıştır ufku

Yıldız yıldız dualarla aydınlatmanın tam zamanıdır, kararan gök kubbeyi.

Zamanın asık suratına, dualarınızın gülücüğü çoktan düştü bile.

Bu zifiri karanlık gecede Çoban Yıldızı da hâlâ görünmüyor.

O da bir yerlerde mutlaka duaya durmuştur.

Hatırlar mısın anacığım?..

Yonca tarlasının yamacındaki ormanın arkasından usulca doğan mehtabın ışığı, önce harman yerine sonra da çukurdaki köyümüze doğru yayılırdı.

Işıltılı gölgeler dolaşırdı harman yığınlarının aralarında.

Seher yeli çıktığında, babam usulca:

“Ali, Harun! Oğlum kalkın, poyraz çıktı, tınası savuralım” derdi.

Şimdi babama da güceniyorum ana, harmandaki gibi her gün gelmiyor rüyalarıma.

Onu da çok özledim biliyor musun ana?

Güneş biraz yükselince gözlerimiz hep köye doğru kayardı.

Sen, sırtında ekmek torbası, elinde sımsıcak çorba bakracı ile görünürdün.

Yaprakları kurumuş çalı ağacının gölgesinde, sımsıcak tarhana çorbasını kaşıklardık.

Hâlâ saman çöplerini ayıklayarak içtiğimiz o çorbanın tadı duruyor damağımda ana.

Bak, evlatlar da unutmuyor anacığım.

Analar asla unutulmaz.

Ananın unuttuğu evlat, asla onmaz.

Bütün anaların duaya duran ellerinden öpüyoruz

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.