HARUN TOKAK

Beyaz Melek

Hanımı ikide bir “Dayanamıyorum artık götür evden bu adamı” deyip duruyordu. Bir gün “Ya baban, ya ben” dedi.

Çaresizdi.

Babasını kağnıya bindirip bir dağa götürdü. Yanında küçük oğlu da vardı. Dedesiyle yol boyunca konuştular. Zavallı adam olanları anlamaya çalışıyor, sürekli “Oğlum beni nereye götürüyorsun?” diye soruyordu. İns cin olmayan bir dağ başına gelmişlerdi. Etrafına bakındı, kimsecikler görünmüyordu. Biraz odun kesme bahanesiyle, babasını bir ağacın altına bırakarak, yanından uzaklaştı.

* * *
*
Son yılların en öğretici filmlerinden biri hiç şüphe yok ki “Beyaz Melek”. Mahsun Kırmızıgül; toplumun kanayan bir yarasına parmak bastı.

Galasından önce daha filmin fragmanlarını izlerken ” Bu film son yılların izleme rekorlarını kıracak demiştim”

Yanılmadım. Film gişe rekorları kırdı.

Günümüzde ne yazık ki umumi yozlaşmadan anne babalar da nasibini aldı.

Beyaz Melek filmiyle bir kere daha sanatın gücünü gördük. Pek çok evlat bu vesile ile Huzur evlerinde yalnızlığa bıraktıkları anne babalarını evlerine geri getirdiler ve onlardan özür dilediler. Helallik istediler. Başbakan dâhil olmak üzere pek çok siyasi filmi izleyerek bir dizi karar aldı.

Filmin bir karesinde Keke (Mahsun Kırmızıgül) soruyor huzur evinde kalan bir yaşlıya:

“İnsanlar ana-babalarını niçin getirip buraya bırakırlar?”

Yaşlı kadın cevap veriyor , “Ana-babalar küçücük yerlerde, küçücük yüreklerine çocuklarını, torunlarını sığdırabiliyorken, evlatlar koca koca apartman dairelerine veya villalarına ana-babalarını sığdıramıyorlar.”

Bu söz, azıcık vicdanı olan her evladın yüreğine bir bıçak gibi saplandı. Hiçbir yürek bu söz karşısında direnemezdi.

Başka bir sahnede soruyor yine Keke (Mahzun Kırmızıgül) görevliye;

“Burası neresidir?”

“Burası insanların ölümü beklediği yerdir.”

İnsanlar gençken sanıyorlar ki hiç yaşlanmayacak hep genç kalacağız. Elimiz ayağımız hep tutacak, dilimiz hep söyleyecek, herkes bizi hep dinleyecek…

Adını Melek Hemşire’den (Yıldız Kenter) alıyor film. Beyaz meleklerin var olduğunu ve bu melekleri yalnızca öldüğümüzde göreceğimize inanıyor. Bir meleği var, her gece yatmadan önce ona gün içinde olanları anlatıp, duygularını paylaşıyor.

“Tabiatta her şeyden sorumlu bir melek,, her kar tanesini, her yağmur damlasını bir birine değdirmeden yeryüzüne indiren bir sorumlu melek var.” diyor Melek Hemşire.

Gözyaşlarınızda kendi gelecek günlerinizi, ihmallerinizi görüyorsunuz. Geçmişle gelecek arasında sıkı bir bağ kuruyorsunuz.

Film bittiğinde yerinize çakılıp kalıyorsunuz. Ne zaman sonra kalkmak, evinize gitmek ve eğer hala varsa anne babanızla bir kez daha yüzleşmek geliyor aklınıza ..

Yaşarlarken değil, öldüklerinde anlıyoruz onların arkamızda bir dağ olduklarını. Koca koca dağları hayatlarında hapsederek, suskunluğa salıyoruz..

Hâlbuki onların yokluğunda kim söndürür yürek yangınlarımızı.

Yaralarımızı kim sarar, kim “kuzum” der, bize.

Oturdukları minderler, sedirler takılır buğulu gözlerimize. Otururlar dururlar, bir beyaz melek gibi o sedirlerde.

Oyalı yazmaları, seccadeleri mahzun durur, onlarsız.

Baba ve anne olsak bile yine de baba ve annemize ne kadar ihtiyacımız olduğunu yokluklarında daha bir derinden hissederiz.

Huzurevi…

Adı huzur evi olsa da huzurevleri bir hicran yurdu gibidir. İmkânları ne kadar iyi de olsa, hizmet veren görevliler, ne kadar merhametli de olsa, yine de buralar bir hüzün yurdu olmaktan kurtulamıyor.

Çünkü buralarda anne babalar yalnızlığa mahkum yaşıyorlar. Bir zamanlar saadet içinde yaşadıkları evlerini özlüyorlar. Torunlarının seslerini duymak onları okşamak, bir zamanlar bizi gezdirdikleri gibi şimdi de onları omuzlarına almak istiyorlar. Evin mutfağındaki yemek tenceresinin buharını görmek, pencerenin kenarına oturup yoldan gelip geçenleri seyretmek istiyorlar. Onun içindir ki dalıp dalıp gidiyorlar geçmiş güzel günlerin derinliklerine.

Huzurevi onlar için bir son durak.

Birer birer unutulmuş eski dostları, geliyor gözlerinin önüne.

Çocukluk, gençlik, öğrencilik ve askerlik fotoğraflarına, üniformalarına bakıyorlar, kokluyorlar, ağlıyorlar…

Onlar, neler anlatıyor onlara…

Neler söylüyor…

Neler dile geliyor…

Ne aşklar…Ne sevgiler… Ne acılar…Ne anılar…

Yaşanmamış hayatlar yatıyor huzurevlerinde…Her şeyin ötesinde vefasızlığın, yalnızlığın sillesi yıkmış bu insanları.

Yol gözlemekten gözleri değil, yürekleri yorulmuş.

Onlar kalb taşıyorlar. Buralarda gönül hep yastadır. Karnında sırtında binbir güçlükle taşıdıkları, geceleri beşiğini bekledikleri evlatlarının şimdi onları hor ve hakir görmesini hazmedemiyorlar. İçlerinde evlatlarının yaktığı vefasızlık ateşi içten içe kül eyleyip savuruyor onları.

Kuran’da, Allah (c.c.) kendi adının yanında anıyor anne babayı; “Allah’dan başkasına ibadet etmeyin. Anne babaya da güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, “öff”bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı söz söyle”

Sürekli onların gözünün içine bakmamızı, bir manolya çiçeği gibi ihtimam göstermemiz, soldurmamamız isteniyor. Bedenleri hazana tutulmuş gibi sararıp solarken ruhlarında bitmez bir baharın çağlamasını istiyor, Rabbimiz..

Peygamberimiz (s.a.v) arka arkaya üç kez “Anne babası yanında ihtiyarlayıp da Cenneti kazanamayan kimseye yazıklar olsun” buyuruyor.

Kolay kolay yemin etmeyen Bediuzzaman Hazretleri de anne baba hukukuyla ilgili olarak “Sözüme kanaat et, kasem ederim şu hakikat gayet katidir…” diyerek, söz konusu anne baba olunca çığlık olup inliyor.

“Kuzum” dediklerinde dillerinden bir kuzum daha çıkan bu insanlar, ölmeden önce mezara gömülmeyi hak etmiyorlar.

Her şeyi öğrettik ama sevgiyi çocuklarımıza yeteri kadar öğretemedik. Hâlbuki evlatların saadeti onların rızasında saklıdır.

Huzurevi…

Kimi uzun yıllar şarkıcılık yaptıktan, şöhretin zirvesini yakaladıktan sonra, kimi yıllarca bir şefkat meleği gibi hastanelerde hemşirelik yaptıktan sonra…. Kimi terzi, kimi bestekar…

Kimilerinin ağzını bıçak açmıyor, kimse konuşturamıyor onları. Kimilerini ise, kimse susturamıyor ama ortak bir yanları var , gözyaşları hiç dinmiyor.

“Türkiye’deki huzurevlerinin %80’i büyükşehirlerde. Doğu’daki huzurevlerinin ise, bakacak yaşlı sayısı çok az olduğundan %5’i kapatılmıştır.” yazısıyla bitiyor film.

Film bitiyor ama benim aklım hala babasını dağ başına bırakan adama takılı kalıyor. Oğlu fark ediyor babasının, dedesini aldattığını. Köye yaklaşmışlardır. Oğlu ikide bir;

“Baba dedemi neden dağda bıraktın?”deyip durmaktadır. Bunalmıştır sorulardan.

“Çok ihtiyarladı oğlum”

Oğul “Ama ben dedemi isterim” diye tuttursa da aldırış etmez. Oğlunu teskin etmeye çalışır. Küçük çocuk, küçük ve tatlı diliyle büyük bir soru sorar, babasına;

“Baba! ihtiyarladığında ben de seni o dağa mı götürüp bırakacağım.”

Bir anda beyninde şimşekler çakar, gözleri kararır, dağlar dönmeye başlar gözünün önünde.

Geri döner, babası ağacın altında tek başına oturup durmaktadır. Alır ve evine getirir.

Olayı fark eden zavallı adam oğluna;

“Oğlum! Beni o dağ başında bırakmayacağını biliyorum çünkü ben babamı bırakmadım”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.