HARUN TOKAK

Ben Bilal

Geçen hafta güzel bir kitap yayınlandı..

“Ben Bilal”

“Ben kölelerin çocuğu, ben kırbaçların çocuğu Bilal” diye dinledik reklamlarını.

Kitabın yazarı, Çağrı, Çöl Aslanı, ve Waterloo gibi meşhur filmlerin senaristi H.A.L. Craig.

Yazarın çok etkileyici bir üslubu var. Sayfalar, pek çok defa gözyaşlarımla ıslandı. Uzun zamandan beri Ben Bilal kadar beni etkileyen bir asr-ı saadet kitabı okumadığımı söylemeliyim.

Günahlarımın kavuruculuğunda kurumuş gönül pınarlarımın yeniden nemlenmiş olması bile, Ben Bilal’in ne kadar berrak, akıcı ve etkileyici bir kitap olduğunu anlamaya kâfidir.

Her sayfada, “Ben Bilal, ben kölelerin çocuğu, ben kırbaçların çocuğu Bilal” diye sayhalaşıyor cümleler..

Kırbaçların altında inleyen Bilal’i görüyor; o günlerin Hicaz Yarım Adası’nda ağırlaşıyor hayalinizin adımları.

Kırbaçların sesi ıslıklanıyor Bilal’in titreyen derisinde.

Bilal, “insanlar eşittir” diyen Ammar’ı kırbaçlamamıştı.

Bir köle efendilerine baş kaldırmıştı.

Onu bir karanlık dehlize attılar. Yalnız başına bıraktılar.

Gece boyunca kendi içinde kaynayıp dursun, istediler.

Son gecesi olduğunu biliyordu, Bilal.

Ölümü bekledi gece boyunca.

Sabah olduğunda, sahranın bağrı kızdığında alıp götürdüler Bilal’i.

Bir kazığa bağladılar.

Siyah deride; güneşe diklenen yılanlar gibi ıslıklanıyordu kırbaçlar.

O gün İslam hakkında tek bildiği Allah(cc)’ın tek olduğuydu;, kırbaçların altında bildiğini haykırıyordu.

Çocukların elinde oyuncaktı Bilal. Boynuna bir ip takılmış, sokaklarda sürükleniyordu. Çocuklar oynamaktan yorulunca da, alev topu kumlarda işkencelere yatırılıyordu.

Kırbaç altında çığlık atmadı. Nefesini Allah için tuttu.

Ateş parçası koca bir kayayı koydular üzerine.

Kayanın altında ölümün karanlık kuyularına doğru iniyordu. Çöle karanlık çökmüş, cümle mahlukat Bilal’in acılarıyla susmuştu. Gökten hilal yerde yatan mahzun Bilal’in yüzünde şavkıyordu.

Bir gün Hz. Ebu Bekir satın aldı, Bilal’i.

Günlerce komada kaldı.

Günler sonra yeniden gözlerini açtı.

Baharda damarlarına yeniden su yürüyen bir ağaç gibiydi.

Bilal bitkindi.

Bilal perişandı.

Bilal mecalsizdi.

İlk karşılaştıklarında, Bilal’i öyle görünce, gözleri doldu, Güllerin Efendisi’nin; Bilal’in koluna girdi.

“Anne ve babamın ölümünden bu yana bir başkasının sevgi gözyaşlarını yüzümde hiç hissetmemiştim. Bir kuyunun dibinden sağ salim yukarı çekilen birisi gibi hissettim kendimi” dedi, Bilal.

Mekkeliler Müslümanların üzerine işkencelerle geldiler. Mekke Müslümanlara dar edildi.

Göç başladı…

Kızgın kumlarda göç vardı…

Yesrib’de bahar vardı…

Yesrib, Medine olma yolundaydı.

Medine yeni bir medeniyetin beşiği idi.

İlk iş hemen bir mescit inşa etmek oldu.

Mescit kısa sürede bitti.

Namaz vakitleri nasıl duyurulacaktı?

Abdullah b. Zeyd;

“Ey Allah’ın Resul’ü! Rüyamda bir insan sesinin bizi namaza çağırdığını işittim.”

Efendimiz(sav)’in gözlerinden yaşlar süzüldü.

Abdullah’a eğildi,

“Rüyan Allah’tan, senin dediğin gibi , insan sesi olacak…”

Ama hangi ses, kimin sesi ve ne denecekti?

Peygamber(sav)’in elini omzunda hissetti Bilal;

“Senin sesin.”

İslam’ın sesine dönüşecekti Bilal’in sesi.

“En güzel ses seninki ya Bilal, kullan onu”

Tırmandı…

Kerpiçten bir çatıya tırmandı.

Aşağıda bir avuç Müslüman Bilâl’e bakıyorlardı.

Birden kerpiç damın üzerinden bir ses yükselmeye başladı.

“Allahüekber…Allahüekber…”

İlk ezan siyah bir güvercin gibi kanatlandı, gökyüzüne.

“Bilal! Mescidimi tamamladın” sözleri döküldü gül dudaklardan.

Artık vaktin her erişinde Peygamberimiz (sav), “Bilal bizi ferahlandır” diyecektir.

Aradan tam 10 yıl geçmişti…

Bir ocak akşamıydı. Zafer rüzgârları Mekke’ye doğru esiyordu.

Mekke’nin yakınında on binlerce ateş yanmıştı.

Müslümanların meşaleleri, Mekke’nin yüzünde şavkıyordu.

Müslümanlar çok özledikleri memleketlerine girdiler.

Peygamberimiz (sav), Bilal’in, Kabe’nin damına çıkarak ezan okumasını istedi,.

Tırmandı…

Bilal Ka’be’nin damına tırmandı.

Nerede olduğunu ve kendisinden ne istendiğini biliyordu.

“Allahüekber … Allahüekber”

Ka’be’nin damından kanatlandı ilk ezan.

Ezan, Arafat tepesinden yankılanıp geri geliyordu.

Bilal uçuyordu.

Göklere doğru bir köle uçuyordu.

Peygamberle birlikte döndü Müslümanlar, Medine’ye.

Son günlerdi…

Güneş, kızıl atına binmiş ufukta gurubu olmayan gurbetlere gidiyordu.

Bilal, her sabah ki gibi o gün de Güllerin Efendisi’ni uyandırmıştı.

Dışarı çıktılar.

Baş ağrısından şikâyet ettiler. Bilal’in elini alnına koymasını istediler.

Ateşi vardı. “İçeri girseniz, istirahat etseniz” dedi, Bilal.

Bilal’e tutunarak mescide doğru yürüdüler. Tek başına ayakta duramıyordu. Bilal sıkıca tuttu, kolundan.

Aniden durdu ve “Bilal hatırlıyor musun? İlk tanıştığımız zaman ben seni tutuyordum, şimdi sen beni”

“22 yıl önceydi, Ya Rasulallah”

Bir aradaki son mutlu anlarıydı.

Sonraki günler Güllerin Efendisi ateşler içinde yandı durdu.

Son seherde Bilal yine seslendi.

Hz Aişe validemiz, aklı başından gitmiş bir vaziyette açtı kapıyı. İçerden iniltiler duyuluyordu.

Bir kova uzattı, Bilal’e.

“Bilal, koş Güllerin Efendisi yanıyor.”

Bilal, sabahın alacakaranlığında Gül’ün alevleriyle savaşacak suyu bulmak için koştu.

Birkaç kuyu geçti. En serin kuyunun suyundan doldurdu kovasını. Kapının önüne bırakır bırakmaz, kerpiç duvarın üstüne tırmandı.

Gün kapıya dayanmıştı.

Sorumluluğunu biliyordu.

Eğer Güllerin Efendisi sabah ezanını duymazsa bedenindeki alevden daha fazla ateşlere atmış olurdu onu.

Ezanı bitirir bitirmez yine kapıya dayandı.

Hz Aişe Validemiz çıktı dışarıya;

“Sana söylememi istediler; bundan önce daha güzelini okumamışsın.”

Bu sözler belki de Bilal’in Güllerin Efendisi’nden duyduğu son sözlerdi.

Hz. Bilal, Gül Devri’nden sonra ezan okuyamadı.

Bir kere denemişti de bacakları titremiş, ayakları ağırlaşmış, bedeni bitkinleşmişti. Etraftakiler acıdılar onun o haline ve kollarından tutarak kerpiç damdan indirdiler.

“Muhammed’ün Rasulullah” kelimesine gelince hıçkırıklara boğuluyor ve ezanın sonunu bir türlü getiremiyordu.

Bir gün Hz Ebu Bekir(ra)’e “Ne olur bana izin ver sınır boylarına gideyim cihat edeyim, Peygambersiz Bir Medine bana dar geliyor” der.

“Bize kim ezan okuyacak Bilal?” diye sorar Hz. Ebu Bekir.

“Ben ondan sonra ezan okuyamam, eğer beni Allah için hürriyete kavuşturduysan bırak gideyim” olur cevabı ve Suriye’nin yolunu tutar.

Şimdi Şam’da mütevazi bir türbede Cafer-i Tayyar’la birlikte İslam’ın bülbülü yan yana derin bir sükun içinde yatmaktadırlar.

O gün bu gün her mabette gökten inen bir hilâl, her minarede yerden yükselen bir Bilâl, hiç eksik olmadı.

Olmayacak…

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.