HARUN TOKAK

Allah Ve Rasulu Bize Yeter

İstanbul, yeni bir güne uyanıyor.
Sabah ezanları şerha şerha karanlıkları yararak yeni bir günün başlangıcını haber veriyor. Evlerin ışıkları bir birine ulanan kandiller gibi birer ikişer yanmaya başlıyor.

Güneş doğmak üzere…

Uzakta Boğaz’ın mavi suları titriyor.

Karşı evin çatısında iki kumru hayalet gibi duruyor.

Muştu ve akisler var ufukta.

Gökteki bahar bulutları, meleklerin kanatlarında nisan yağmurlarını yere indirmeyi bekliyor.

Ne de olsa nisandır, çöllerdeki karanlık kentlerin üzerine Sonsuz Nur’un doğduğu aydır.

Çölün sonsuzluğunda salınarak yeşil yapraklarıyla mavi gökleri süpüren hurmaların, nisan yağmurlarında yıkandığı mevsimdir.

Kan rengi mercan kayaların üstüne taze kuşluk ışığının vurduğu, zamanın asık yüzüne tebessümün yayıldığı aydır.

Masamda iki kitap duruyor.

Biri Ufuk yayınlarından… Hazreti Muhammed Örneğinden Hareketle LİDER…

Bu muhteşem kitabın yazarı dünyanın en ünlü “liderlik bilimi” profesörlerinden John Adair.

Hemen bütün kitapları dilimize çevrilmiş olan John Adair, halen United Nations System Staff Collega’de liderlik çalışmaları kürsüsünün başkanı.

Yazdığı 40’tan fazla kitap ve onca teorik bilgiden sonra liderlik konusunda bir rol modeli yazmayı düşündüğünde Kâinatın Efendisi’nde karar kılıyor.

Yazar kitabında, her liderin aynı zamanda bir çoban olduğunun altını çiziyor; her peygamberin hayatında böyle bir dönemin olduğunu, Peygamberimizin de Ecyad dağlarında koyun güttüğünü ifade ediyor.

Bir liderde bulunması gereken bilgi, cesaret, merhamet, basiret, fedakârlık, istişare gibi bütün vasıfların Peygamberimizde bulunduğunu, O’nun her sahanın zirvesi olduğunu anlatıyor.

Geleneklerine son derece bağlı olan farklı kabile ve karakterdeki onca insanı bir arada yaşatma, onları yüce bir ideal etrafında toplama ve problemleri çözme konusunda eşsiz olduğunu anlatan yazar, O’nun nübüvvet burcunda dalgalanan her bir bayrağın bir başka güzelliğin kemal noktası olduğunun tespitini yapıyor.

Masamın üzerindeki diğer kitap Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sonsuz Nur’u.

Sonsuz Nur’un, dünyanın pek çok dillerine çevrildiğini, hususiyle İslam dünyasında büyük bir iştiyakla okunduğunu, dünyaca meşhur siyerciler tarafından sena edildiğini biliyorum.

John Adair’in de kitabında anlattığı ve sonunda da “işte liderlik budur” dediği bir konuyu Sonsuz Nur’dan sunmak istiyorum.

“Huneyn Harbi’nde elde edilen ganimetleri Allah Resulü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara vermiştir. Bunların çoğu, kavim ve kabileler arasında söz sahibi insanlardır.

Mekke’nin fethinden sonra, böyle insanların gönüllerinin tam oturaklaşmasında, fetihlerin devamlılığı açısından da zaruret vardır. Zira bunların birçoğu, istemeyerek Müslüman olmuştur.

Zamanla içlerindeki buzlar eritilmezse bunlar, küfür cephesinde bulundukları zamandan daha tehlikeli olabilirler. Verilen, deveydi, altındı, gümüştü; fakat korunmak istenen, dindi ve fertlerin gönüllerinin İslâm’a ısındırılmasıydı.

Zira Mekke fethi, çok kısa bir zaman önce gerçekleşmiş ve Mekkelilerin bazılarında bir burukluk hâsıl olmuştu. En azından herkesin az da olsa onuru, gururu kırılmıştı.

Mekkelinin onuru ise, onların nazarında her şey idi. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bu fırsat, Allah Rasûlü’nce en güzel şekilde değerlendirilmiş ve muhtemel yaralar böylece sarılmıştı.

Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor.” demişlerdi.

Bu ise bir fitne başlangıcıydı. Söyleyen insanların az olması mühim değildi. Eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın hâline gelebilirdi. Kaldı ki, Allah Resul’üne karşı yapılacak en küçük bir itiraz, insanı dinden-imandan eder ve ebedî hasarete uğratır. Bu ise, birinci fitneden daha büyük bir musibettir. Sa’d b. Ubâde, bu durumu derhal Allah Rasûlü’ne bildirdi. Allah Resûlü, hemen Ensar’ın bir yerde toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti.

Ensar toplandı.

Allah Resûlü; “Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hâsıl olmuş… ” Böyle bir hitap, kitle psikolojisi açısından müthiş bir başlangıçtı. Çünkü hiç beklemedikleri, çoğunun da toplanma sebeplerinin ne olduğundan habersiz olduğu bir topluma, ilk defa böyle bir sözün söylenmesi, aniden vurulan tokat gibi, herkesi kendine getirici mahiyette idi ve getirdi de. Sahabe, zaten Allah Resûlü’ne itiraz edemezdi. En fazla, kalplerinde bir burukluk hâsıl olabilirdi ki, bu da peygamberane bir tedbirle her zaman giderilebilirdi ve giderilebileceği hemen hemen bu ilk söz hevengiyle belirmeye başlamıştı bile. Derhal herkeste bir toparlanma oldu ve gözler Resûlullah’a yöneldi. Bundan sonra söylenecek sözler muhakkak çok mühimdi.

Herkes dikkat kesilmiş, söylenecekleri merakla bekliyordu. Allah Resul’ünün bu ilk taarruzu, istenen faydayı temin etmişti ama üst üste birkaç hamle daha yapması gerekmekteydi. Eğer yaptığı hamlelerde isabet kaydetmezse, bu hamleler faydadan çok zarar getirebilir ve istenenin aksi bir durum ortaya çıkabilirdi. Bu itibarla buradaki ölçü çok mühimdi. İşte Allah Resul’ünün söz adına hamleleri: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi?” “Ben geldiğimde, siz fakr u zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi?” “Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?” Efendimiz, her cümle ve soruyu bitirdikçe Ensar’dan topluca şu ses yükseliyordu:

“Evet, evet, minnet Allah’a ve Resûlü’nedir.!” Efendimiz, tam zamanında ve yerinde sözün mecrasını çevirdi.

Hislerin galeyana geldiği şu hengâmda, derhal Ensar namına da yine kendisi konuştu. “Ey Ensar topluluğu! Dileseydiniz söyle de diyebilirdiniz. Mekke’den bize tekzip edilmiş olarak geldin ve biz sana inandık; terk edilmiş olarak geldin, biz sana sahip çıktık; yurdundan kovulmuş olarak geldin, biz sana yuvalarımızı açtık; muhtaç olarak geldin, biz senin bütün ihtiyaçlarını karşıladık! Bana bu şekilde cevap vermiş olsaydınız, doğru söylemiş olacaktınız. Sizi yalanlayan da olmayacaktı.

Ey Ensar topluluğu! Müslüman olmalarını istediğim bazı kişilere bir miktar dünyalık verdiğim için kalben gücendi iseniz; herkes evine deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Resûlullah’la dönmek istemez misiniz? Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, insanların hepsi bir vadiye, Ensar da başka bir vadiye gitse, ben hiç tereddüt etmeden Ensar’ın gittiği tarafa giderim. Eğer hicret meselesi olmasaydı, ben Ensar’dan biri olmayı ne kadar arzu ederdim.

Ey Allah’ım! Ensar’ı, çocuklarını ve torunlarını Sen koru!” Bu sözler karşısında bütün Ensar hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve güçleri yettiği kadar şöyle diyordu;

“Allah ve Resûlü bize yeter. Biz başka bir şey istemiyoruz”

İstanbul taze bir günün ışıklarında yeni bir güne uyanıyor.

Sabah ezanları şerha şerha karanlıkları yararak yeni bir günün başlangıcını haber veriyor. Evlerin ışıkları bir birine ulanan kandiller gibi birer ikişer yanmaya başlıyor.

Güneş doğmak üzere. ..

Uzakta Boğaz’ın mavi suları titriyor.

Karşı evin çatısında iki kumru hayalet gibi duruyor.

Muştu ve akisler var ufukta.

Yaslı ve yorgun dünyamız nisan yağmurlarında ıslanıyor.

One thought on “Allah Ve Rasulu Bize Yeter”
  1. Allah ve Resulu tum aleme yeter.Rabbimiz inayet ettigi kullarından olmamızı nasip etsin. Hocam ellerinize saglik

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.