HARUN TOKAK

Yemen’e giden dönerse: “Ana biz dilenci değiliz”

Kasaba, seslerden, canlılıktan arınmış kabuğuna çekilmişti.

En küçük bir rüzgarla kızılın her rengine bürünmüş yapraklar dallarından savrularak, yerdeki ıslak yığınların arasına karışıyor, cansızlığın içindeki tek tük hareketler bile "fanilik" diye haykırıyordu.

Anadolu’nun her evinin bacasından duman duman yürek dolusu acılar, her yöreden ağıt ağıt Yemen türküleri yükseliyordu. "Mızıka çalındı düğün mü sandın, al bayrağı gelin mi sandın, Yemen’e gideni gelir mi sandın?"

Siyah başörtüsünün sarmaladığı yaşlı bir kadın, evinin önündeki samanlığın merdivenine oturmuş, güneşin solgun turuncu ışıklarında hem sırtını ısıtıyor hem de yün eğiriyordu.

Yemen’e gönderdiği iki yiğidini düşünüyor, gelinler, torunlar geçiyordu hayalinden.

***

Birinci Cihan Harbi yılları…

Yemen, ateşi gittikçe yükselen bir cehennem gibidir.

Kahraman Yedinci Kolordumuz, sadece asilerle, İtilaf Devletlerinin son derece donanımlı askerleriyle değil, aynı zamanda kızgın çöl, açlık, susuzluk ve çıra gibi yakan karasu humması ile savaşmaktadır.

Askerler, sapır sapır dökülüyor, çölde toplu mezarlar açılıyor, birçok Mehmetçik ıssız çölde aynı mezarı paylaşıyordu.

Ana kucağından, baba ocağından, sevdiklerinden uzak, kızgın çöllerde can vermekti onların kaderi ama öncesi de vardı, ölümden acısı ölüme götüren yoldaydı…

Çölün kendine has maceraları vardı.

Bazen, kıyameti andıran çöl fırtınaları, bazen insanı kuşatan bir sessizlik…

Bazen, güneşin aleviyle tutuşan kızgın bir fırın.

Hele mataralarda suların tükendiği dakikalarda, diller, ağızlarda bir alev topu gibi değdiği her yeri yakar.

Bazen de ansızın kumdan çıkıveren zehirli bir haşerat ve yerde kıvranarak can veren bir Mehmetçik…

Velhasıl çöl sinsidir, ölüm her an pusudadır.

Çöl bitince bu defa da sarp yokuşlar, uçurumlar başlar.

Çöllerde, sarp yokuşlarda, insanların değil atların bile çilesine can dayanmaz.

İngilizlerin kışkırttıkları asilerin bastıkları, köylerden kasabalardan, şehirlerden yükselen feryatlara koşar, Mehmetçikler.

O gencecik yiğit delikanlıların esmer yüzleri uzamış, avurtları çökmüş, çeneleri sivrilmiş, gözleri çukurlara kaçmış, bakışları ölgünleşmiştir.

İşgal edilen şehirlerdeki, kasabalardaki sivil halkın, kadınların, çocukların çilesine ise, can dayanacak gibi değildir.

Aylardan beri kadın erkek, çoluk çocuk, fundalıklarda, vadilerde, tepelerde çığlık atan rüzgârlarda titremekte, yağmurları iliklerinde hissetmektedirler.

Kir pas içinde yoğrulan, bu zavallılar, adeta insanlıktan çıkmış, üzerlerindeki ıslak elbiseleri güneşte kurutmaktadırlar.

Ölenlerin definleri, ölümleri kadar acıklıdır, ne kefenleri vardır, ne de bir tahtaları.

Düşmana taarruz öncesi yaşananlarsa pek yürek yakıcıdır.

Herkes birbirleri ile helalleşir, köyünü, annesini, sevgilisini, yavrusunu, yavuklusunu bir kere daha anar, uzun menzilli toplar birden gürlemeye başlayınca da "Allah Allah!" nidalarıyla siperlerinden fırlar.

Mehtaplı gecelerde savaş sabaha değin sürdüğünden, askerler, gece dinlenebilmek için, bulutlu ve mehtapsız geceleri sever.

Bir fundalık, bir ağaç gövdesi bulup dinlenmek büyük nimettir.

Ne acıdır ki, Yemen’in ölüm kusan çöllerindeki bunca kahramanlık, bunca fedakarlığa rağmen, İstanbul Hükümeti’nin imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütarekesiyle, bütün kıt’alarda olduğu gibi Yemen’deki birliklerimiz de silahları ile İtilaf Devletleri’ne teslim edilir.

Böylece Yavuz’un Osmanlı topraklarına kattığı Yemen, 401 yıl sonra elimizden çıkar.

Üç yüz binden fazla şehidimiz, kızgın çöllerde, volkan artığı yalçın kayalıklarda kalır.

Ilgın ılgın akan kanları karışır kızgın kumlara.

Geride kalan hasta, yaralı, kör, topallar da dahil olmak üzere bütün gazilerimiz Mısırdaki esir kamplarına götürülür.

Bir milyona yakın Mehmetçiğin yavruları yetim, eşleri dul, anaları elleri böğründe kalır.

Uzun kış gecelerinde, Anadolu’nun evlerinden sevgililerin yanık sesleri yükselir;

"Gece bir ses geldi derinden derinden

Beni mi çağırdı Yemen çöllerinden."

Anadolu koca bir göz olur, ağlar.

Denebilir ki, eğer bir çöl kan ve gözyaşı ile dirilseydi, Yemen Çölü şimdiye kadar çoktan bağlık bahçelik olurdu.

M. Niyazi Özdemir’in dediği gibi, "bir milletin ölüsü bir toprağı vatan kılmaya kafi gelseydi Yemen’in vatan toprağı olduğundan kim şüphe edebilirdi."

Ne hazindir ki; şimdi o ıssız vadilerde, engin çöllerde ne mezar taşları, ne de ziyaretçileri var…

Bir çok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber bile alamadı .

Geri dönenlerse sokakta oynarken bıraktığı oğlunu koskoca delikanlı, kızını gelinlik çağa gelmiş bulurdu.

Yemen’den geri gelen pek az insandan birisi de Kadınhanı kasabasından Adil’di.

Esirlerle birlikte Mısır kampına getirilmişti.

Kampta, kolunu, bacağını kaybetmiş esir gaziler olmakla birlikte en çok kör olmuş gaziler vardı. Baraka kapılarında, ağaç altlarında öylece oturup, dururlar ve gelip geçen seslere kulak kabartırlar, yemekhaneye veya tuvalete gidecekleri zaman birbirlerinin omzuna tutunarak sıra sıra yürüyüşlerine can dayanmazdı.

Bir gün, Adil, öğle namazı için mescide doğru giderken, kör bir adamın;

"Konyalı var mı? Konyalı" diye seslendiğini duyar.

Adil, yanına yaklaşarak, "Ben Konyalıyım" der.

Dikkat kesilen körün kaşları gerilir.

"Neredensin?"

"Kadınhanı"

Körün yüzü alabora olur, ağzından bir hayret çığlığı çıkar.

"Adil misin, Adil misin?"

"Sen… Hüseyin Ağabey… Sen misin?"

Ağlaşarak birbirlerine sarılırlar.

"Ne oldu gözlerine?"

"İngilizler Sina çölünde hardal gazı kullandılar, bütün taburun gözleri kör oldu, buna da şükür, dünya da seninle bir daha kavuştum ya, gözlerimiz kör olunca esir düştük o kamptan o kampa… Senin de değneğin var?!"

" Top mermisi sağ ayağımı alıp götürdü."

Kader, köylerinden ayrılalı on yıl olan bu iki kardeşi esir kampında kavuşturmuştu.

İki kardeşin bir birine dayanarak yürüyüşleri, herkesin rikkatine dokunur. Adil, ağabeyinin çamaşırlarını yıkar, ihtiyaçlarını görür.

Uzun esaret günlerinde üçte ikisi işkenceden, açlıktan, hastalıktan telef olsa da sağ kalabilenler esir değişimiyle serbest bırakılır.

Adil, ağabeyi Hüseyin’le birlikte vapurla İzmir’e gelir.

O günlerde İzmir işgal altındadır. Anadolu topraklarına, Yunan askerlerine esirlik belgelerini göstererek ayak basarlar.

Hüseyin Adil’in kolunu hiç bırakmaz.

Kadınhanı’ndan geçecek trene binerler.

Vagonlar ana baba günüdür. Kompartımanlar, koridorlar, tuvalet önleri esaretten dönen, kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş perişan sefil askerlerle doludur.

Kadınhanı’nda inerler.

Beraber geçirdikleri çocukluk günleri, buğday anızlarında, hayvanların peşinde şen şakrak koştukları güzel günler gözlerinin önündedir.

Ellerinde hiçbir eşyaları yoktur. Kasabanın sokaklarını geçerken hiç kimse tanımaz onları. Herkes bir acıma hissiyle seyreder, sadece.

Evlerinin önüne geldiklerinde; Adil, samanlığın merdivenlerine oturmakta olan anasını, görür.

Siyah başörtüsünün sarmaladığı yüzünün çizgileri derinleşmiş, yanakları çökmüştür.

İyice solmuş, renk atmış olsa da anasının üzerindeki elbiseyi tanır, Adil.

Anası, başını çevirince, gördüğü şey, pis partallar içinde biri kör, diğeri değneğinin yardımıyla yürüyebilen topal iki adamın, kendine doğru geldiğidir…

"Ev sahibi burada değil" diye seslenir.

Kıtlık yılları olduğundan, köyler kasabalar dilenci doludur.

Hüseyin, anasının sesini tanır.

Analarının sesini hiç duymamış gibi, yürürler.

"Ne arsız adamlarsınız, ev sahibi yok, diyorum başka kapıya gidin, " diyerek başını eğirdiği ipe indirir.

Hüseyin kendini tutamaz, kör gözlerinden iri yaşalar fırlarken, sesi, kasabanın sessizliğinde bir feryat gibi yankılanır;

"Ana biz dilenci değiliz, senin oğullarınız…"

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.