HARUN TOKAK

Yardımlaşma duygusunu öldürme !

Bu yıl, kardeş ülke Pakistan’daki felaket görüntüleri düştü iftar sofralarımıza.

Herkes selde yitirdiği bir şeyin derdine düşmüş.

Azgın sellere kapılmış, önlerine gelen ağaca ya da taşa tutunmaya çalışan çaresiz insanlar, ya da onları kurtarmak için kendini selin önüne atan yakınlarının çırpınışları hiç gözümüzün önünden gitmiyor.

Bulduğu her bir şeyi önüne katıp götüren ve kaptıklarını hiç kimseye verme niyetinde olmayan vahşi sellerin kararlığı karşısında aciz kalan insan görüntüleri.

Selin ne var ne yoksa silip süpürdüğü sokaklar… Çırpınarak çocuklarını arayan anneler ya da ağlayarak annesini arayan çocuklar …

Yine hep o bildik görüntüler…

Selden kurtarabildikleri çocuklarının elinden tutmuş, içine yerleştirdiği üç-beş parça eşyadan oluşan bohçaları başlarına koymuş yalınayak göç yollarında düşe kalka yürüyen kadınlar.

Yaşta, yağmurda, selde, aç, susuz, uykusuz, hasta, yorgun yaşlılar.

Pis-partal elbiseler içinde yaşlı bir adam sellerin ortasında kalmış bir tulumbadan temiz su çekmeye çalışıyor.

Genç kızlar gelinlik çeyizlerinin, çocuklar oyuncaklarının peşinden gözyaşı döküyor.

Selden kurtulabilen koyunlar, keçiler, çamur deryasında şaşkın şaşkın sağa sola bakınıyorlar.

Bütün sermayesini sele vermiş dükkan sahipleri, acı içinde…

En büyük tesellimiz de insanımızın içindeki yardımlaşma duygusunu kaybetmemiş olması.

Hele bir de söz konusu ülke, her vesile ile en zor anlarımızda hep bizim yanımızda olan Pakistanlı kardeşlerimiz olunca daha bir duyarlı oluyoruz.

Ramazan’ın teşvik ediciliği de temiz ruhları coşturunca yaralar daha da çabuk sarılacak gibi bir duyguya kapılıyoruz.

Ama yine de tam olarak seslendiremediğim bir şeyler var içimde.

Sanki önceleri kişi ve kurumlarımızla daha mı seri hareket ediyorduk?

Şimdilerde bazı yardım kuruluşlarımız daha bir çekingen daha bir geri mi duruyorlar? diye yüreğimin bir yerlerinde beni tedirgin eden bir duygu var.

Yüzyılın iyilik hareketi diye yola çıkan bazı kurumlarımız çekingen duruyorlar gibi geliyor bana.

Eskiden olsaydı hemen yardım bölgesine koşarlar, canlı yayınlarla gayret ve hamiyetleri canlı tutmaya çalışırlar, yaptıkları ile içimizi ferahlandırırlardı.

Bunları düşündükçe hep şu malum hikaye bir bıçak gibi saplanıyor sol yanıma.

Uçsuz bucaksız çölde devesinin üzerinde yol alan bir adam uzaktan bir karaltı görür.

Hızlandırır devesini.

Yaklaştığında kızgın kumların üzerinde susuzluktan ölmek üzere olan bir adamla karşılaşır.

Devesinden iner, elleriyle tulumundan su içirir. Can suyu verilmiş bir fidan gibi dirilir adam çölün ortasında.

Sonsuz çölde birlikte yol almaya başlarlar.

Bir mola yerinde iyi yürekli yardımsever insan uykuya daldığında, biraz önce ölümün eşiğinden döndürdüğü yol arkadaşı tarafından ağaca sıkıca bağlanır.

Sonra da bu kadir kıymet bilmez adam, suyu, azığı, kıymetli eşyaları alarak deveye biner ve hızla uzaklaşır.

Gürültü patırtıya uyanan adam bir de bakar ki az önce ölümden kurtardığı adam devesine binmiş gidiyor. Adından;

‘Devemi ve yükümü çaldın, beni çöl ortasında bıraktın. Bunlar önemli değil, içimdeki yardımlaşma duygusunu öldürdün, en çok da ona üzülüyorum, bari bunu hiçbir yerde anlatma, başka insanların da yardımlaşma duygusunu öldürme, bundan böyle kimse çölde kalanların imdadına koşmaz."

Onun üzüntüsü, nankör adamın kendine uzanan merhamet elini kırmış olması, içindeki iyilik ışığını söndürmesindendir.

Ne zaman bu hikayeyi hatırlasam uzun zamandan beri ışığı ortada görünmeyen yardım kurumu gelir hatırıma da; en çok da insanların içindeki yardım yapma duygusunun dumura uğradığına üzülürüm.

Varlıklı insanlarla yoksulların arasında köprü vazifesi gören bu tür kurumların yara almasından en çok da köprünün öte yakasındaki muhtaç insanlar zarar görür.

Şu Ramazan günü bile hor görülen, insan yerine konulmayan, çalacak bir kapı, dertleşecek bir Allah kulu bulamayan, koskoca dünyada yapayalnız yaşayan o kadar çok insan var ki.

Dışarı çıkmaya takatı olmayan, yatağa bağlı, güneşe hasret, yanındaki yemek tabağına uzanamayacak kadar hasta ve yalnız insanların sayısı o kadar çok ki.

Bu insanların bütün umudu günün herhangi bir saatinde yardım meleklerinin ayak seslerini duymaktan, güler yüzünü görmekten, "nasılsın anacığım" ya da "babacığım" sözlerini duymaktan ibaretti.

Şimdi pek çoklarının kapılarını ne çalan var ne de açan.

Bunları nereden mi biliyorum?

Bir televizyon programında o yardım derneğinin şefkatli sunucusun yaşlı gözlerle o mağdur insanların yanı başından yaptığı programdan.

"Biz başımızı eğecek yanlış bir şey yapmadık, bir iftiraya kurban gittik, önemli değil ama ben bu insanlara üzülüyorum. Bunların bizden başka kapısını çalacak kimseleri, bir kaşık sıcak çorbayı ağızlarına götürecek yakınları yok, ben de bir daha bunlara gelemeyeceğim, en çok da buna üzülüyorum" diyordu.

En çok da insanların içindeki yardım duygusunun büyük hasar görmesindendi üzüntüsü.

Bir kabus gibi güvensizlik gölgesi, kendilerinin ve bir ölçüde de diğer yardım kuruluşlarının üzerine çökmüş.

Böyle zamanlarda varlıklı ve cömert insanlar içlerindeki merhamet denen, dörtnala koşan atın dizginlerine bir anda asılıyor ve acısını da muhtaç insanlar çekiyor.

Halbuki onlara ulaştırdığımız sadakalar, yardımlar, bizleri belalardan, kötülüklerden korur, kendimiz için değil onlar için harcadıklarımız bizi mutlu kılar.

İşte bu durumda ruhumuzun imdadına oruç yetişir. Ramazan, merhametli bir hekim gibi yaralarımızı onarıyor, bilge bir öğretmen gibi yeniden aç kalmanın, acı çekmenin, üşümenin erdemini öğretir bize.

Her şeye rağmen insanın sevgiyle yaşadığını, sevgisiz insanların ölülerden farkı olmadığını, nefeslerinin bile ölüm koktuğunu öğretir.

Bu mevsim ötelerden gelen rahmet esintileriyle, soğuğun, sıcağın, tozun-toprağın, mutluluğun dışında her bir şeyin rahatlıkla girebildiği derme çatma barakalarda yaşayan insanların acıları, hıçkırıkları, haykırışları iftar sofralarımıza kadar ulaşır.

Pakistan’daki, Afganistan’daki, Afrika’daki ya da Anadolu’daki yoksul insanların halleri, onları yorduğu kadar bu Ramazan bizi de yoruyor.

Şu Ramazan günü yalınayak çamurlu suların içinde bata-çıka yürüyen, bir yardım kamyonu gördüklerinde ellerini bir dilim ekmeğe, bir yudum suya hep birlikte uzatan yorgun insan yüzleri, sırılsıklam insan görüntüleri bizi de yoruyor.

Bazılarına yakın duran nimetler bazı insanlara ne kadar da uzak.

Yırtık çorapla okula giden, kitaplarını yırtık poşette taşıyan çocuklara, bazen bir çorap, bir çanta, bir kalem ne kadar uzak.

Soğukta sabaha kadar üşüyen, güneşin doğuşunu titreyerek bekleyen insanlara bir parça odun, bir kilo kömür ne kadar uzak.

Parası olmadığı için ilacını alamayan hastalara sabahlar, sokağındaki eczaneler ne kadar uzak.

Çöpten ekmek, pazar yerinden sebze artıkları toplayanlara kendi mahallesindeki fırınlar, içinde dolaştığı pazarlar ne kadar uzak.

Soğuk bir kış günü Ortaköy’de karşılaştığım, bir gaz tenekesinin içinde tutuşturduğu odunların ateşinde birlikte üşüdüğüm, sokaklarda yatıp kalkan bir adamın hikayesini yazmıştım bu köşede Kara kıta Afrika’dan bir okuyucu; "Türkiye’de yaşayan yoksullar yine çok şanslı hiç değilse çöplüklerde atık ekmek bulabiliyorlar, burada atık ekmek bulmak da mümkün değil" diye yazmıştı.

Bu Ramazan bunları düşündükçe ve bu acı görüntüleri gördükçe hep çölde o ağaca bağlı adamın sözleri düşüyor hatırıma;

‘Devemi ve yükümü çaldın, beni çöl ortasında bıraktın, bari bunu hiçbir yerde anlatma, başka insanların da yardımlaşma duygusunu öldürme, bundan böyle kimse çölde kalanların imdadına koşmaz."

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.