HARUN TOKAK

Uyanıp Annemin Yüzünü Sevdigimde Basladı Hayat

Bingöl’deyim. Kaldığım misafirhanenin penceresinden akşamın kızılına bürünmüş karşı karlı dağları, gözlerimin önünde uzayıp giden bereketli ovayı seyrediyorum.

Misafirhanenin önündeki boş toprak alanda çocuklar top oynuyor. Bazılarının dizleri yamalı; üstü başka, altı başka eşofman gibi, pijama gibi elbiselerle koşturuyorlar. Bir grup çocuk şamatalarıyla, neşeleriyle akşama hazırlanan sokağı velveleye veriyor. Daha ötede bir çocuk, kıyıda bir taşın üzerinde oturuyor.

Bir kadın, toprak zeminden anayola doğru elinde bir naylon poşetle yürüyor.

Anayoldan arabalar geçiyor; Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya…

Ömründe deniz nedir bilmeyen çoban yaylalarında akşam oluyor. Karşı evin camından siyah elbiseli, başı beyaz tülbentli bir kadın yarı beline kadar uzanmış oğluna sesleniyor:

“Kadir! Oğlum akşam oldu, sofra hazır, seni bekliyoruz.” Bu çağrı sesiyle yeniden bir daha hissediyorum ki bir evladın dünyada duyabileceği en güzel, en hisli, en güven verici ses ana sesi. Annesi olmayan bir evlat, bu sesi duymak için, annesinin sımsıcak kucağına koşabilmek için nelerini vermez ki…

Ne güzel söylemiş yazar: “Uyanıp annemin yüzünü sevdiğimde başladı hayat.”

Evladını hazır sofraya çağıran o ana ve evladı için ne kadar sıradan, kanıksanmış bir mutluluktu yaşanan.

Oysa Bingöl Hulusi Bey Koleji’nde gördüğüm o iki öksüz kızımız için bir daha elde edemeyecekleri, hayatlarından ebediyen kaybolmuş bir andır o.

Bir daha hiçbir akşam “anne ben geldim!” diyemeyeceklerini düşünüyorum; baharla birlikte Bingöl dağlarında eriyen kar suları gibi çağıldamaya başlıyor bağrım. O iki masum yavrunun acısıyla bu şehrin acıları birbirine karışarak yüreğimi yoruyor. Yorgun yüreğim, gözlerime boşalmak için bahane arıyor.

“Geldim anne!” sesi yetiyor bana.

Gün, karlı Bingöl Dağları’nın ardından geceye dökülürken Ceylan ve Hazal adındaki o iki öksüz kızımız, dağ eteklerindeki çamlar arasında ansızın karşımıza çıkıveren iki duru pınar gibi beliriveriyorlar gözümün önünde yeniden.

Kumral saçları, beyaz tenleri, yeşil gözleriyle iki pınar perisi…

Her an havalanmaya hazır, iki ak güvercin gibi ürkek ve çekingen bir halde penceremin pervazında öylece duruyorlar. Ceylan, göğsünün üzerinden bir kâğıt çıkarıp uzatıyor:

“Anneme yazdım; bu bizim annesiz ilk anneler günümüz.”

Kutsal bir muska gibi sarıp sarmaladığı mektubu, akşamın melalinin dolduğu odamda okumaya başlıyorum.; Hayatını bizim için feda eden sevgili anneme…

Anneciğim! Seni çok özlüyorum. Her sabah evimizin önünden bizi okula uğurlarken “yavrularım okuldan çıkar çıkmaz eve gelin, ne olur beni yola baktırmayın” derdin. Aslında senin bize bu tenbihi yapmana gerek yoktu. O bir kaç saatlik ayrılık bize asır gibi gelir, seni özlerdik. Şimdi yine kardeşim Hazal’la son dersten çıkar çıkmaz eve koşuyoruz. Sanki sen kapıda bizi bekliyorsun gibi geliyor.

Her gün sensizlik yoruyor bizi anne.

Biliyorum sen hayatı hep bizim için yaşadın, senin yerinin hiç bir şeyle dolmadığını ne yazık ki o elim olay seni bizden aldıktan sonra anladım.

1999’daki Marmara Depremi’nde de babam bizi bırakarak can havliyle kendini dışarı atarken sen bize sarılmış, bağrına basmıştın. Babam dışardan “niye gelmiyorsunuz?” diye seslenince senin verdiğin cevabı hala hatırlıyorum: “Beni ve yavrularımızı bırakıp kaçtın! Biz gelmiyoruz. Hani hiçbir şeyden korkmuyordun? Ölümden değil asıl Allah’ın azabından kork! Yavrularımızı nasıl bırakıp gidersin” demiştin. Şimdi sen neden bizi bırakıp gittin anne neden, neden?

Acılar, bizim peşimizi hiç bırakmadı anneciğim! Ekmek fabrikası sahibi bir aileyken bir dilim ekmeğe muhtaç hale gelmiştik de sen o vakit bile sarsılmamış, babama; “Çocuklarımızın rızkına karışan haram paralar bizden gidiyor” demiştin.

Her sabah usulca kalkar namazını kılar uzun uzun dua ederdin. Babam da sana bakarak namaza başlamıştı.

2011’in sonbahar rüzgârları sanki kan ve barut kokuları taşıyordu yüreğine, durmadan ölümden ayrılıktan söz ediyordun. Bir gün babama söylediklerini duymuştum anne:

“Yakında öleceğim, sizlerden ayrılacağım. Benden sonra çocuklara iyi bak. Şaşırma; onlara karşı da sabırlı ve şefkatli ol.” Baktığın herkese hayat sunan güzel gözlerindeki ışıltı her geçen gün biraz daha azalıyordu.

Bir güz mevsiminde bizi bırakıp gittin anneciğim! Sonraki gün bayramdı. Bana ve kardeşlerime bayramlık elbiseler alacaktın. O elbiseleri alamadan, giydiğimizi göremeden gittin anneciğim!

Canlı bombayı gördün bir anda karşında, göz göze geldin. Yalvardın: “Ne olur patlatma! Yavrularım var, masumlar var etrafta.”

Bunlar senden duyduğum son sözlerdi. Teröristin eli bomba düzeneğine doğru giderken, avına saldıran bir şahin gibi atladın üzerine.

Korkunç bir patlama oldu.

Daha az önce bayram sevincinin uçuştuğu caddede, eller, kollar, etler, kemikler uçuşmaya başladı.

Gerisini hatırlamıyorum.

Uyandığımda kardeşim Hazal’la birlikte bir hastane odasındaydık. O bayram bizim için hiç gelmedi anneciğim!

Kardeşim Veysel senden sonra iki ay komada kaldı. Soğuk bir kış günü o da ayrıldı aramızdan.

Yüreğim hala acılarla doğranıyor anneciğim! O korkunç anı, hiç unutamıyorum, geceleri kâbuslar görüyorum.

Bütün Türkiye senin fedakarlığını konuşuyor, “evlatları için kendini feda etti” diyorlar. FEM-DER seni yılın annesi seçti. Yakında kardeşimle birlikte İstanbul’a gidip senin ödülünü alacağız.

Hayatını bizim için feda ederek anneliğin erişilmezliğini, anneliğin kutsallığını bizlere ve herkese gösterdiğini bütün Türkiye’ye bir kere daha haykıracağız. O gün orada senin gibi bir annemiz olduğunun onuruyla sahneye çıkacağız anneciğim. Yokluğunu hiçbir şey doldurmuyor anne, doldurmuyor. Senden sonra bizim eve halam ve babaannem yerleşti. Babaannem bize yemek yapıyor ama senin yemeklerin gibi olmuyor anne. Hazal’ın saçlarını da o tarıyor ama saçını senin yaptığın gibi yapamıyor.

Ders çalışırken yanımızda oturuşun geliyor aklıma. Hep bize “Okuyun ve iyi insan olun!” derdin.

Baktığım her yerde senin hatıralarını görüyorum anne. Seni sürekli hayırla yad ediyor, seni özlüyorum anne. Sen bana, “aile bahçemizin ceylanı” derdin.

Sensizliğin yaralarıyla yaşayan bir Ceylanım artık ben.

Senden sonra okulumuz değişti, okulumuzun değişmesiyle hayatımız da değişti. Hulusi Bey Koleji’nin mehametli idarecileri ve öğretmenleri kucak açtılar bize. Koskocaman bir ailenin içine girdik. Bu ailede ne kadar iyi karşılandığımı anlatamam. Herkes sevgi ve şefkatle yaklaşıyor bize. Okuldaki melek yüzlü öğretmenlerim ve arkadaşlarım senden sonraki hayatımın en güzel tarafı herhalde. Gözün arkada kalmasın anneciğim! Emin ellerdeyiz. Rabbim bizleri sonsuza kadar bu güzel insanlardan ayırmasın.

Nasıl öldüğü değil, nasıl yaşadığıdır önemli olan kişinin. Sen güzel yaşadın canım anneciğim.

Hem de çok güzel.

Seni çok özleyen Ceylan’ın…”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.