HARUN TOKAK

Önden Giden Atlılar ki… Geçtiler Ülkelerinden

Seher vakti…

Perdeleri aralayarak pencereyi açıyorum, şafağın aydınlığı vurmuş karşı tepelere.

Seher yeli, gönüllere ferahlık veren bir tatlılıkla esiyor.

Komşu bahçedeki görkemli ceviz ağacının uç dalları usulca raksediyor.

Rüzgâr, gül kokulu atların yelelerini okşarken, gecenin derinliklerinden nal sesleri geliyor.

Hemen tanıyorum: “Önden giden atlılar” bunlar.

Toz bulutları bırakıyorlar arkalarında.

Sesler birbirine karışıyor.

Bir yerlerde rüzgâr kokulu atlar koşuyor. Bir yerlerden Ukraynalı Elvira Saranayeva’nın sesiyle yeniden hayat bulan o malum şiiri şakıması geliyor kulağıma:

“Önden giden atlılar

Issız sıcak çölleri

Karşı karlı dağları

Çoktan aşıp gittiler

Kayboldular uzakta…

Sevgiliden daha zor

Ayrılmak bu atlardan…”

Ne de iyi ettiler…

Döndüler… Önden giden atlılar…

Tam da daraldığımız zamanda döndüler.

Çiçek çiçek açmış yeleleri.

Beyaz… Sarı… Siyah…

Ellerinde, dünyanın en güzel renkleri,

Sevginin çiçekleri bunlar.

Komşu bahçedeki ceviz ağacının dallarını usulca sallıyor seher yeli.

Odama ıhlamur kokulu atların nefesleri doluyor.

Roger Garaudy’yi düşünüyorum.

1933 yılında Fransız Komünist Partisi Genel İdare Kurulu üyesidir.

Avrupa’nın en buhranlı yılları… Yazarların, sanatçıların, öğretim üyelerinin çoğu, ya bizzat Komünist Parti üyesi ya da dostlarıdır.

Bu yıllarda Hitler’in yıldızı da parlamaktadır.

Roger Garaudy, 1940 yılında hapse mahkûm edilir.

Cezayir’de Celfa denilen bölgede askerî hapishanededir. İsyancılara öncülük ettiği için idama mahkûm edilir.

Fransız komutanın infaz emrini, Cezayirli Müslüman askerler dinlemezler. Roger Garaudy, Müslüman askerlerin şeref anlayışlarının silahsız birine ateş etmeye izin

vermediğini ve bu yüzden emri yerine getirmeyi reddettiklerini öğrenince, bu olaydan çok etkilenir ve Müslüman olur.

Hâlbuki aynı günlerde Fransız askerler, Cezayirlileri işkenceden kırıp geçirmektedirler.

Roger Garaudy, sonraki yıllarda “Medeniyetlerin Diyalogu için Milletlerarası Enstitü” isminde bir merkez kuracaktır.

Garaudy; “Savaş projeleri, insanları sömüren projeler başarılı olmamalıdır” der.

Saba rüzgârı pırıl pırıl esiyor; Boğaz’ın karşı yamaçlarına günün ilk ışıkları vuruyor.

Yakınlardan bir yerden gül kokulu atların sesleri duyuluyor.

Sesler beni çağırıyor. Pencereyi kapatıp düşüyorum yollara.

Sesler gittikçe yaklaşıyor, peşine düşüyorum. Hava, gül kokularıyla ağırlaşıyor.

Bir ovaya kurulmuş büyükçe bir çadıra doğru götürüyor sesler beni.

Çadırın en tepesinde “5. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” yazıyor. Bir yolunu bularak içeri dalıyorum. Bir de ne göreyim:

Gözleri kamaştıran güzellikler… Beyaz, sarı, siyah, çiçekler, gül kokulu küheylanlar… Hepsi buradalar.

Sibirya’dan, Moğolistan’dan, Afrika’dan, Amerika’dan, Avustralya’dan, Uzak Doğu’dan gelmişler.

Dinleri, ırkları, renkleri ayrı ayrı ama hepsi “Sevgi diliyle” buluşuyor, Türkçe konuşuyor, Türkçe yarışıyorlar.

Şarkı söyleyen çiçeklerin, şiir söyleyen küheylanların ortak dilleri hep Türkçe.

Dev çadırın içi ana baba günü.

Dünyanın bütün yıldızları buradalar.

“Ne kadar da ihtiyacımız vardı bunları görmeye” diyorum kendi kendime.

Hem de patlayan bombalarla, ağlayan analarla yüreğimizin daraldığı, Türkiye’nin darlandığı bir zamanda.

Yıldızlar geçiyor içimizden; sevinçten geçiyoruz kendimizden.

Yeni doğmuş çocuğunun minik elleriyle dünyaya tutunan bir ana gibi seviniyoruz.

Yüz ülkeden tam 550 rengarenk çiçeğimiz şarkı ve şiirleriyle umutlarımızın fersizleştiği bir zamanda elimizden tutuyor.

Yeniden büyük bir ülke olduğumuzu hatırlıyoruz.

Nefesleniyoruz.

Büyüklenmedik ama büyülendik.

550 çocuk birden girdi hayatımıza.

Tuttular elimizden.

Bir haftadan bu yana gazetelerde, televizyonlarda Türkçe konuşan bu çocuklar var.

Bazılarımız bu çocukların ileride neler yapacağını göremeyecek belki; ama bir şeyi biliyoruz ki, onlar birbirlerine düşman olmayacak, silahsız insanları öldürmeyecekler. Bir insanî davranış karşısında dünyası değişen Roger Garaudy geliyor aklıma. Bu insanî projenin bütün dünyanın önyargılarını değiştireceğini düşünüyorum.

Bu çocukların gözlerindeki ışıltı, birbirlerine bakışları umut veriyor bana.

Bu çocuklar, yüreklerinde sevgiyi büyütüyorlar.

Minik yüreklerindeki sevgi dünyalara sığmayacak kadar büyük.

Bu çocuklar, bize yeniden ümit aşılıyor. Bu çocuklar, bambaşka bir hayat yaşayacaklar.

Bu çocuklarla bir gün güneş, yeni bir çağa doğacak.

Önden giden atlılar, mütevazı bir şekilde duruyorlardı çadırın bir kenarında.

Muhteşem bir tablo, sanki bütün dünya Anadolulaşmış ve herkes “Anadolu’dan geliyor”

Dünya Anadolulaşıyor…

Her yöreden oyunlar, türkü ve şarkılarla, dünyanın dört bir yanından rüzgârlar Anadolu’ya has kokular taşıdı dün İstanbul’a.

Kırgız kızlarımızın Anadolu’dan danslar eşliğinde söylediği “Anadolu’dan geldik” türküsü dinlemeye değerdi.

Gürcü kızımız, bir ömür boyu sevgi pınarı gibi kaynayan fakat ömürlerinin sonlarında bir yudum sevgiye hasret kalan anaları dillendiriyordu.

Alman kızımız, “Sokak çocukları”nı sokağın diliyle değil, ana sütü gibi tertemiz bir dille söylüyordu.

Mozambik’ten gelen yavrumuz, mahallî kıyafetleri içinde geldi sahneye:

“Ne kadar arzu ederdim hepinize ayrı ayrı hediye getirmeyi. Çünkü sizler bize kaderlerimizi değiştirecek öğretmenlerimizi gönderdiniz. Gelirken boş gelemezdim. Ben de size şiirimi getirdim:

“Unutmuştuk gülmeyi sevmeyi

Hüzün kuşatmıştı hepimizi

Siz geldiniz devran değişti

Kader güldü bize

Bir ışık değdi ufkumuza

Ak alınlı yiğitler geldi ülkemize

Kavga yok, savaş yok bizim dünyamızda

Dinler, diller ayrı olsa da gönüller bir yaşarız.”

Ganalı, kalın dudaklı, siyahî kızımız;

“Ah şu eller, gurbet eller

Birbirini çok sevenler, böyle durmaz ayrı ayrı”

derken yılların acılarına, ayrılıklarına son vermenin zamanının geldiğini, zamanın gülen yüzüne haykırıyordu. Sesini duyurabilmenin sevincini, hüzünlere belenmiş yüzünde gizleyemiyordu.

Bu çocuklarla yeni bir dünya kuruluyor.

Minicik yüreklerinde, dünya insanlığına yetecek sevgiyi büyütüyor bu yavrular.

Birçok delikanlımız, hayatının baharındaki taze kızımız, gelinimiz, gurbetin ufuklarına bakarak ihtiyarlayacak ve oralarda kalıp gidecek; ama barış çocuklarının hayal kahramanları olarak ölümsüzleşecekler…

Düşmanlık dalgalarına dünyanın değişik bölgelerinde göğüslerini gerecekler…

Anadolu’yu sevda haline getireceklerdir.

Nemrud’un bile görmediği ateşlerin alevinde yanan insanların, ses bayrağımızın gölgesinde serinlediğini gördükçe ne kadar seviniyoruz.

Bir damla suyu bile esirgeyen küskün çöller, su veriyor bayrağımızın kızıllığında.

Gülmeyen yüzler ışıldıyor ak alınlı yiğitlerin ışığında.

Önden giden atlılar…

Gerdeğe bile giremeden, beyaz gelinliğini giyemeden, ilk aşkının siyah gözlerine koşar gibi gurbete koştular.

Mevlana “Hangi makama vardımsa Türkmen Kocası Yunus’un ayak izlerine rastladım” demişti…

Biz de nereye gitsek hep “Önden giden atlılar”ın sert topraklarda bıraktıkları toynak izlerini görüyoruz.

Medeniyetler arası barış projelerinin planları konuşulurken, genç Cumhuriyetimizin gönül erleri inşayı gerçekleştirmişler.

Bu proje başarılı olmalıdır.

İkindi hüzünlerine dayanmış dünyamızın bir şansıdır bu.

Anadolu’dan giden sevgi süvarileri nice kaleler fethetmişler ve ses bayrağımızı taze ecelerin ve gencecik delikanlıların gönül burçlarına dikmişlerdir.

İnsanî bir davranış fethetmişti Roger Garaudy’nin gönlünü.

Bu, cihanı saran insanî bir projedir.

Medeniyetler diyaloguna büyük katkıda bulunacağı daha şimdiden aşikârdır.

Bu okullar, dünya barış üssü gibi görev yapıyorlar.

Bu öğretmenler, cihan savaşları için değil, dünya barışının inşası için çalışıyorlar.

Dün “Önden giden atlılar” geçti buralardan,

Seher yelinde savruluyordu atların yeleleri…

Beyaz… Sarı… Siyah…

Her renkten bahar çiçeklerini alıp gittiler,

Komşu bahçedeki ceviz ağacının dalları dingin duruyor.

Sesler gittikçe uzaklaşıyor… Rüzgâr kokulu atlar, kayboluyor ufukta..

Dün “Önden giden atlılar” dörtnala geçtiler bütün bir Anadolu’dan.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.