HARUN TOKAK

İntizar Ana

Ankara’dan İstanbul’a doğru gidiyoruz.

Rüzgar, yolun kıyısındaki ağaçları yetim çocuklar gibi hırpalıyor.

Yağmur yağdı yağacak.

Yol arkadaşım Nihat Bey son derece zarif bir delikanlı…

Kızılcahamam’ın Taşlıca köyündenmiş.

Sohbet sırasında, "Anadolu" efsanesi bizim köyden doğmuş" diyor.

Sıcak bir yaz günü, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat , ordusuyla köylerinin olduğu bölgede konaklar.

Köy erenler otağıdır.

Eli silah tutanlar, gazalardadır. Köyde sadece kadınlar ve yaşlılar vardır.

Orduyu ağırlamak, yoksul köylüler için hiç de kolay değildir.

Herkesi bir telaş aldığı sırada, Rum Bacıları’ndan "Kırmızı Ebe," sırtında yetim yavrusu ve elinde bir bakraç ayranla çıka gelir.

Bu nur yüzlü cefakar kadının kocası gazaların birinde şehit düşmüştür.

Hem sırtındaki oğlu Oruç’a babasının gaza arkadaşlarını göstermek hem de birkaç askeri serinletmektir maksadı.

Meşe ağaçlarının arasındaki küçük bir taş oluğa bakracındaki bütün ayranı boşaltır.

Bir bakraç ayran koca orduya yeter de artar.

Askerler ayranı içip mataralarını doldururken Kırmızı Ebe;

"Doldurun gazilerim, doldurun yavrularım,"dedikçe, Askerler;

"Ana dolu,"derler.

Denilir ki; işte o günden sonra bu topraklara "Anadolu" denilmiştir.

Sultan, bu kutlu anayı hürmetle huzuruna davet eder. Onun nur yüzünden dökülen vakara hayran olur.

Karşısındaki kadının sıradan biri olmadığını fark ederek;

"Dile benden ne dilersen Ana!" der.

"Sağlığını dilerim Sultanım, Allah sizi başımızdan eksik etmesin!"

Bu soylu cevap karşısında irkilen, iyice duygulanan Sultan teklifinde ısrarcı olur.

Bu ısrar karşısında;

"Sultanım! Şu kucağımdaki yetim yavrum Oruç için duanızı dilerim; büyüdüğünde babası gibi gazalara gitsin."der.

Sultan;

"Bu topraklar sana ve oğluna yurtluk ve ocaklık ola; buraya atlılar yani vergi tahsildarları, uğramaya" diye ferman buyurup Kırmızı Ebe’ye bir berat verir.

Selçuklu’dan sonra Osmanlı döneminde de Cumhuriyete kadar Taşlıca köyüne vergi memuru, uğramaz.

Kırmızı Ebe’nin oğlu Oruç Gazi, 90 yaşına kadar gaza yapar ve sonunda şehit düşer, türbesi köyün alt başındadır.

Kırmızı Ebe’nin türbesi de köyün üst başında..

Ana oğul beklerlermiş, Taşlıca Köyü’nü.

Yağmur yaklaşıyor.

Kirpikleri ıslak bulutlar, zor tutuyor kendini.

Ağzını açmış ağaçlar yağmur bekliyor.

Anlatılanlar, Asya’nın Kırmızı Ebesi "İntizar Ana"yı düşürüyor, hatırıma.

1990 Yılı…

Anadolu’dan on dört gönül eri Asya’ya doğru yola koyulur.

Asya’daki kardeşleri ile kucaklaşmak ve okul açmaktır muratları.

Güneş, ayın elinden tutmadığından gece hala zifiri karanlıktır, Asya’da.

Sarp Sınır Kapısı’ndan Asya topraklarına ayak basan yiğitlerin yolu; Tiflis’in Karacalar Köyü’nde yaşayan Asya’nın Kırmızı Ebesi "İntizar Ana"nın mütevazı evine düşer.

İntizar Ana, genç yaşta dul kalmış, küçük yetimlerini büyütmek ve sonra da okutmak için her zorluğa katlanmıştır

Yıllar, yoklukla gelir üzerine.

Çocuklarını yetiştirmek için yapabileceği tek şey, eşinden kalan tarlaları ekip biçmek ve elde ettiği ürünleri satmaktır. Her gece şafaktan önce kalkıp kapıyı çocuklarının üstüne kilitleyerek tarlaya gider ve onlar uyanmadan geri döner. Evde erkek olduğunu sansınlar diyerek geceleri evinin önüne ayakkabılar koyar.

Genç ve güzel olduğu anlaşılmasın diye evden çıkarken yüzüne gözüne; kül, is; tarladan gelirken de toz toprak, çamur gibi şeyler sürer.

Kaldırdığı ürünleri pazarda satmak da onun görevleri arasındadır.

İşte, Demirperde yıkılır yıkılmaz, Anadolu’nun anaları tarafından yola vurulan 14 kişilik ilk gönül erlerini, kader Asya’nın bu "Kırmızı Ebesi"yle karşılaştırır.

O günden itibaren İntizar Ana’nın evi, Önden Giden Atlılar’ın uğrak yeri olur.

Gelenlerin önlerine sofra, altlarına yumuşak minder kor, uykuları geldiğinde de yatak serer. Otuz kırk kişi birden ağırladığı günler olur

Ev kalabalık olduğunda kendileri komşularda kalırlar.

Misafirlerin, yemeği, çamaşırı, ütüsü, yol azığı, tarlanın işi, pazar … hepsi bu fedakar ananın üzerindedir.

1990′ lı yıllarda kutlu bir kervansaray gibi çalışır, İntizar Ana’nın evi.

Asya’ya giden ilk Işık Süvarileri bu kutlu otağda gerekli ikmallerini yaptıktan sonra Asya’nın değişik yerlerine dağılır.

Biz de geçen yıl, Diyalog Avrasya toplantıları vesilesi ile gittiğimiz Gürcistan’da İntizar Ana’ya uğradık.

Kapıda karşıladı.

"Buyurun evlatlarım, hoş geldiniz Safalar getirdiniz" sözlerini duyunca Anadolu’dan bir ana ile karşı karşıya olduğumuzu sandık.

Öyle sevecen öyle candan.

Sanki, Anadolu’nun Kırmızı Ebesi ya da Nene Hatun’u ile halleşiyorsunuz.

Yüzü, ışıkları hiç sönmeyen ruhani bir mabet kadar aydınlık ve huzur verici.

"Dün 26 kadın toplandık sohbet yaptık, Şakaşvili’ye, Erdoğan’a ve Fethullah Hoca’ya dualar ettik. Şakaşvili gelinceye kadar tezgahlarımızdaki malları çeteler alıp gidiyordu ve kimse bir şey yapamıyordu ama şimdi öyle değil" diyerek başlıyor söze.

Biz de akşam Cumhurbaşkanı Şakaşvili ile görüşeceğiz bu dediklerinizi aktaracağız, dedik.

Sözümüzü tutup ziyaretimiz sırasında Cumhurbaşkanı Şakaşvili’ye; "Köylerde kadınlar toplanıp size dualar ediyor" dediğimizde hem çok sevindi, hem de duygulandı.

İntizar Ana’nın, acı pınarı gamlı gözleri hala ışıltılı.

"Anadolu’dan gelen yiğitler seni nasıl buldular, sen onlara hemencecik nasıl güvendin, ‘bunlar ya yanlış

adamlarsa?’ diye geçmedi mi içinden?" diyoruz.

"Büyüklerimiz bize ‘bir gün Anadolu’dan buralara gelenler olacak, onlara sahip çıkın’ derdi.

Onları ilk gördüğümde hal ve tavırlarından yahşi insanlar olduklarını hemen anladım.

Anadolu’dan gelen gönül erlerine hizmet ettiği günleri ömrünün en bereketli günleri sayıyor.

"Tarlalarımız daha da bereketlendi, gelirimiz arttı. Biz gelen misafirlerin gönlünü hoş ettik, Allah da bize verdikçe verdi, verdikçe verdi," diyor.

İlk gelen on dört kişilik kafileyi tek tek sayıyor. Mehmet Şevki, Mustafa Fidan, Nejat Gonca, Saadettin Başer…

Fotoğraflarını gösteriyor bize. Geçenlerde Saadettin Bey geldi, saçları ağarmış o zaman simsiyahtı, diyor.

Fotoğrafın birinde evin verandasında, gül ağacının hemen yanında Ahmet Şevki Bey ezan okuyor.

İntizar Ana;

"Türkiye’den misafir geldiğini duyan köy halkı burada toplandılar. Kolay değil yetmiş yıllık hasretimiz vardı. Evin önü ana baba günü. Biz bilmiyoruz tabi, namaz vakti girmiş . Ahmet Şevki Bey şu verandada ezan okudu. Bizler hayatımızda ilk kez ezan duyuyoruz. Her seher Karadeniz’den doğru sesler gelirdi de biz derdik ‘Aman Allah’ım! bu sesler ne ola ki? Ne kadar güzel sesler bunlar.’ Meğer onlar Türkiye’den doğru gelen sabah ezanlarıymış, o zaman öğrendik. "Ezanı duyan halk ağlamaya başladı. Herkes ağlıyordu. Hatta çok iyi hatırlıyorum, üç kadın ezanı duyunca heyecandan bayılmıştı."

"Komünizm döneminde ne hocamız, ne de bir camimiz vardı ama dinimizi sakladık, bırakmadık. Ramazanımız, bayramımız belki bir gün ileri, belki bir gün geri olurdu, tam vakti bilemezdik ama hiç bırakmadık. Sovyet döneminde ninelerimiz, dedelerimiz Kur’an bilirdi ama gizli okurlardı. Bizim neslimiz Kur’an, kıble nedir bilmeden yetişti. Sonunda kurban olduğum Allah Anadolu’nun yolunu açtı bize. Sanki ağzı kapalı bir kuyunun içindeydik. Sizler geldiniz aydınlığa çıktık."

İntizar Ana konuştukça Karacaların Kırmızı Ebe’sini, Kırmızı Ebe’nin hikayesi anlatıldıkça da İntizar Ana’yı yad etmemek mümkün değil.

Kızılcahamam bölgesine kavuştuğumuzda bulutlar bırakıyor kendini.

Yollar ıslanıyor, toprak ıslanıyor.

Gönüllerimiz ıslanıyor, gözlerimiz ıslanıyor.

Yetim çocuklar gibi titreyerek, baharı bekleyen ağaçlar ıslanıyor.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.