HARUN TOKAK

Gideriz nur yolu izde gideriz…

Gitmişlerdi…

“Taş bağırda, sular dizde” gitmişlerdi… Dudaklarında tatlı bir şarkı, mırıldanarak gitmişlerdi… Şarkın yalçın kayalıklarında, Sümbül Dağlarında gün ışırken gitmişlerdi…

On altı yıl sonra soğuk bir kış günü, yolumuz düşler şehri Bakü’ye düştüğünde Hazar’ın Kıyılarında gördük onları.

Sum’la, Ceylan’ın sevgisi bir efsane olsa da Anadolu’dan giden bu yiğitlerle Türk -Azeri sevgisi gerçek bir aşka, bir mutluluğa dönüşmüş.

Kafkas ordusuyla, Azeri kardeşlerinin yardımına koşan ve sonrada o topraklarda şehit düşen yiğitlerimizin torunları, yetmiş yıl sonra Anadolu’dan koparak ulaşmışlar Ata Topraklarına.

Kardeşlerine kavuşmanın mutluluğu var yüzlerinde.

“Bir ananın iki oğlu gibi, bir nehrin iki kolu gibi.”

Işıktan gülümseyişler var dudaklarda.

“Kutlu dönüşten muştular var ufuklarda…”

Yıllar önce serhat şehrimiz Van’dan uğurladığımız yiğitler bunlar..

Gittiklerini bildiğim halde, telefona cevap verecek kimseciklerin olmadığını bile bile dakikalarca, bomboş evlerinin duvarlarında hazin hazin çınlayan telefonlarının sesini dinlediğim yiğitler. .

“Gideriz nur yolu izde gideriz.

Taş bağırda sular dizde gideriz.” diyerek giden yiğitler…

Arkalarında tatlı şarkılar bırakarak gitmişlerdi.

Dünyalarını sığdırdıkları valizlerini ellerine alarak gitmişlerdi.

Evlerinin eşyalarını haraç-mezat satarak gitmişlerdi.

Yeni evli gelinler çeyizlerine son defa bakarak , pencerelerde asılı perdelerine bir damla göz yaşı bırakarak gitmişlerdi.

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç gibi, Doğu Anadolu’nun teröre doymayan karlı dağlarından koparak gitmişlerdi.

Şarkta şafak sökerken uğurladığımız o yiğitlerle birlikteydim şimdi.

Ayhanlar, Aliler, Ramazanlarla…

Hasretlerinin, boynumuza takılı bir ip gibi peşlerinden çektiği yiğitlerle…

O yiğit yüzü bir kere daha görebilmek için; bindikleri otobüsün peşinden koşulanlarla…

Bir yalnız kuğu gibi koltuğuna ve duygularına gömülmüş, otobüsün penceresinden karanlığa doğru bakarken, buğulu gözlerle bizi görüp ağlamamak için dudaklarını ısıran delikanlılarla…

Kaf Dağı’nın eteklerinde…

Hazar’ın Kıyılarında…

Ceylanbatan Gölü’nün yamaçlarında…

Sevdalarına güneş doğmuş sevgililer gibi geziniyorlar…

Dudaklarında yine o şarkı;

“Gideriz nur yolu izde gideriz.

Taş bağırda sular dizde gideriz.

Bir gün akşam olur biz de gideriz.

Kalır dudaklarda tatlı şarkımız”

Hazar’ın kıyılarından bütün bir Asya’ya yayılan bu şarkı, yanık bir karanfil kokusu getiriyor yüreğimize…

Hava, yanık karanfil kokusu ile gittikçe ağırlaşıyor…

Sert rüzgarlar, bu güzel kokuyu sürünerek esiyor…

Şehitler Hıyabanı’ndan dediler…

Kulak kesildim…

Ruhlar çağırıyordu bizi.

Şehitlerin ruhları…

1918′ deki Nuri Paşa Ordusu’ndan Kafkaslar’da kalan şehitlerimizin ruhları…

Kanlı Ocak şehitlerinin…

Karabağ şehitlerinin…

Hocalı Şehitlerinin…

Gökten bir Süreyya gibi sarkan bir kandilin ışığına doğru gittik.

Vardık ki, yan yana yatıyorlar.

Mezarlarından kalkıp birbirlerine sarılıp ağlıyorlar.

Hicranla ağlıyorlar, vuslat sevinciyle ağlıyorlar.

Karanfiller yanıyor…

Güller yanıyor…

Yürekler yanıyor…

Göklerden salınmış bir kandil yanıyor.

Burası, ışıktan bedenlerin buluştuğu, ruhların gufranlarla yıkandığı nurlu bir bahçe.

Balıkesirli Mustafa’yla Bakü’lü Süreyya Babayeva ;Muğlalı Ahmet oğlu Hasan’la on beş yaşındaki Neriman Hasanova yan yana yatmaktadır burada,türbelerine nur yağan dervişler gibi…

Hilal’le süslü bayraklar dalgalanıyor başlarında. Ezan sesleri yükseliyor Hazar’ın mavi sularından.

Anadolu’da zannediyorsunuz kendinizi. Rahmetli Aliyev’e hak veriyorsunuz; “Biz iki devlet bir milletiz.”

Yıllarca aynı ırmağın ayrı yönlere akmış kolları gibi…

Hazarda gün batımıdır…

Can Azerbaycan için canlarını feda eden iki kardeş ülkenin evlatları günün son kızıllığında bir başka güzel görünüyorlar.

Gece, güne ait ne varsa yavaş yavaş alıyor gözlerimizin önünden.

Şehitler Hıyabanı’ndan, gecenin karanlığını delerek bir meşale yükseliyor göklere…

Yerden değil de sanki gökten şehitlerin üstüne asılmış bir kandil gibi.

Kafkasların soğuğu gecenin bağrını döverken biz de kalacağımız yere doğru yola çıkıyoruz.

Ocak Ayı’nın hatır gönül tanımayan soğukları, aralıksız bize de sallıyor sillesini.

Hazar’ın deli dalgaları çığlıklaşıyor ardımızdan.

Zihnimde hatıralarla kaldığım otele dönüyorum. Odamın penceresi Ceylanbatan Gölü’ne nazır…

Ceylanbatan, acımasız evlatlarınca sokağa bırakılmış zavallı bir ana gibi hem titriyor, hem de kendine yapılanlara hiç aldırmaksızın evlatlarının yardımına koşuyor, onların bütün bir su ihtiyacını karşılıyor.

Geceler boyunca, Ceylanbatan Gölünün kıyılarında dolanan bir ceylanı seyrediyorum.

Gözleri sürmeli bir ceylan…

Yürüyüşü, salıntısı güzel mi güzel bir ceylan…

Dolanıp duruyor büyülü bir gölün kıyısında…

Bu gözleri sürmeli Ceylan’ın hikayesini, Orta Anadolu’dan, Hazarın Kıyılarına doğru yola düşen bir yiğit yüzlü delikanlıdan dinlemiştim.

“Bir zamanlar, burada Ceylan adında bir kızla, Sum adında bir delikanlı varmış. Birbirlerini çok seviyorlarmış.

İki sevgili birlikte, bu büyülü gölün kıyısına gitmişler.

Hava oldukça sıcakmış. Buz gibi göl el edip duruyormuş Sum’a.

Sonunda Sum, gölün güzelliğine dayanamamış ve bırakmış kendini buz gibi sulara.

Göl omzuna aldığı bu delikanlıyı uzaklara, çok uzaklara götürmüş.

Ceylan arkasından bağırıyormuş

‘Suuum! Gayyyt!’ -Sum! Geri gel-

Sum, bir müddet sonra gözden kaybolmuş.

Ceylan arkasından bağrını başını yolmuş, feryat edip durmuş.

“Suuum! Geri gel!..”

Sum, bir daha geri gelmemiş.

O gün bu gündür, birbirini seven o iki gencin yaşadıkları şehir Sumgayt adıyla anılıyor.

Ardı sıra Ceylan da atmış kendini serin sulara…

Ceylanbatan Gölü’ne…

Birbirini seven iki insan, aşklarının akşamında kaybolmuşlar bu efsane gölde.

Şimdi gözleri sürmeli bir Ceylan’la sevgilisi Sum, elele tutuşmuşlar gezinirler bu büyülü gölün kıyısında.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.