HARUN TOKAK

Coşkun’dur Türkçe’nin gül günleri

Nisan ayı Boğaz’da erguvan vaktidir.

Başta Emirgan olmak üzere İstanbul’un her yanında rengarenk laleler de açtı.

Bahar, bugün kış boyunca içinde tuttuğu sıcak nefesini bir anda saldı.

Hem tenimi hem de ruhumu saran bir sıcaklık var bugün havada.

Zemheriler, cemreler geride kaldı.

Gül günleri ufkumuzda ağardı.

Sanki bin cemre görse dirilmeyecek gibi görünen tabiat silkiniyor, esniyor, geriniyor, bahara uyanıyor.

Durgun sular çağlıyor,

Dağlar kollarında biriktirdiği bereketleri vadilere salıyor, eriyen karların şırıltıları yamaçlarda ışıltılı seslere dönüşüyor.

İnsanların rağmına tabiat beyaz elbiselerinden sıyrılıp, yazlık, yeşil elbiselerine bürünüyor.

Bu bahar, hiç olmadığı kadar, bağrında taze umutlarla geliyor.

Kelebekler bahara uçuyor bugün.

Biz de bahara uçan umut kelebeklerinin kanat çırpışlarını izlemek için 3. Ulusal Türkçe yarışmalarının yapıldığı CRR Konser salonuna koşuyoruz…

Ruhumuzu ısıtan sıcaklığın bu salondan üflendiğini hissettim bir an. Salon tıklım tıklım dolu.

Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş ve finale kalmış bahar kelebekleri çocuklarımız, oldukça kalabalık bir topluluğun ve seçkin bir jürinin önünde kabiliyetlerini son defa sergileyeceklerdi.

Jüride Hülya Koçyiğit’ten Ahmet Özhan’a, A. Selçuk İlkan’dan Jeyan Mahfi Tözüm’e, Üstün Asutay’dan Fatih Kısaparmak’a, Yavuz Bülent Bakiler’den İbrahim Sadri’ye, Alev Oraloğlu’ndan Gafur Uzuner’e, Halit Akçatepe’den Tekin Akmansoy’a, Yalçın Menteş’ten Yalçın Özden’e, Necdet Selçuker’den Ayşe Egesoy’a, Nevra Serezli’den Nihat Nikerel’e, Bülent Özveren’den Orhan Hakalmaz’a kadar daha kimler yoktu ki…

Gözümün önüne geçen yıl Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nda İstiklal Marşımızı sarsıla sarsıla okuyan minik Suğra Bal geldi.

Bu küçük kızımız sanki büyük bir insan edasıyla ve acı bir şekilde haykırıyordu. Sahnede, iki büklüm olmuş canhıraş hâli hâlâ gözümün önünde.

Türkçe’den kopmuş benliğimizin ve milli hafızamızın kan kaybı, levha levha cadde ve sokaklara yansıdığı ülkemizde, bu organizasyonlara ne kadar da ihtiyacımız olduğu bir kere daha anlaşıldı.

Salonda, vatanın içimizi ısıtan sıcaklığı vardı. Çünkü dilimiz vatanımızdı bizim. Ana gibi, Anavatanımız da, anadilimiz de sımsıcaktı.

Dedim ya, İstanbul’u bugün bu kadar ısıtan bir şeyler vardı.

Türk okullarıyla Türkçemiz dünyada itibar görürken, kendi ülkemizde anadilimiz kan kaybediyor.

Kelime fakiri olarak yetişiyor yeni nesiller.

Coşkun Kolejleri bu yarışmalarla, Türkçe’ye olan ilgiyi ve coşkuyu ortaya koydu. Umarım önümüzdeki yıl bu güzel ve anlamlı teşebbüs, bütün okulların katılımıyla daha geniş çapta devam eder.

Masal anlatan minik kızlarımız, gözyaşlarıyla şiir okuyan yavrularımız geçekten görülmeye değerdi.

Hele masal birincisi Ayşe Nur Kaya ismindeki sevimli bıcırığa ne demeli. Bir de “Padişahın güzel bir kızı varmış tıpkı benim gibi” demez mi? Birinci olduğu belli olduğu andaki o sevimli zıplayışıyla, tıpkı anlattığı masallardaki “Uğursuz cadının elinden kurtulmuş masum ve güzel kız” gibi sahnede uçuyordu…

Daha bu yaşta dilimizi bu kadar güzel kullanan ve sunum kabiliyetleri keşfedilen yavrularımızla gurur duymamak mümkün değil.

Başta programın başarılı ve babacan sunucusu Osman Yağmurdereli olmak üzere, hepimiz çoğu kez gözyaşlarımıza hâkim olamadık.

Sanayi Bakanımız Ali Coşkun Bey son ödülleri verirken ziyadesiyle duygulandı:

“Hanımımı ve kızımı elim bir kazada kaybettiğim o acılı günlerimde, şimdi vatanından kilometrelerce uzakta, bir büyük düşünür, bir gönül adamı Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi; ‘Kardeşim, bu acıların içine bir gülfidanı dikersen, gülün dikenleri arasında goncalar yetişir’ dedi.”

Coşkun Kolejleri projesi, o gün toprağa atılan acı bir tohum gibi yolculuğuna başlamış.

Bugün bünyesinde ondan fazla eğitim kurumu barındırıyor. Acıların toprağa attığı Tohumlar coşkun sürgünler vermiş anlayacağınız.

Ali Coşkun Bey “Bir kızımı kaybettim ama bugün bu okullar sayesinde binlerce kızım oldu. Bunlar benim acılı günlerimin tatlı ve güzel bahar meyveleri” diye sözlerini tamamladı.

Türkçemiz ses bayrağımız bugün yedi kıtada dalgalanıyor…

Bu yıl 2 Haziranda finali yapılacak olan Olimpiyatlara tam yüz ülkeden 550 çocuk katılacak. Geçen yıl “Sevgi diliyle konuşuyoruz, yarışıyoruz” diyerek sevimli halleriyle gönlümüze gelip yerleşen bu çocuklarımız, ülkelerinde ses bayrağımızı dalgalandırıyorlar.

Tertemiz Türkçe konuşuyorlar.

Ülkemiz bütün dünyada bir sevda haline geliyor.

Daralan Türkiye genişliyor, dünyaya açılıyor.

Birgün Milli Birlik Komitesi Üyesi Merhum Muzaffer Özdağ “Bu okullar iyi ama Türkçe öğretmiyorlar” demişti.

Gidilecek ülkeyi ve okulu kendisi belirledi ve bir grup gazeteciyle beraber Kazakistan’a gittik.

Ziyaret ettiğimiz Türk-Kazak Lisesi’nin bahçesinde oynayan çocuklardan birini yanına çağırdı. Cebinden Türkçe bir kitap çıkardı ve okuması için uzattı. Kazak öğrenci İstanbul Türkçesi’yle anne sütü gibi içiyordu kelimeleri.

Çok duygulandı. Gazetecilere, “Bize yanlış anlatmışlar bu okulları” dedi.

Bir zaman Atatürk Üniversitesi’ndeki bir konuşmamda “Ülkemize ordu kadar hizmet ediyorsunuz demiştim, şimdi bu okulları görünce ve tanıyınca ‘ülkemize ordular kadar hizmet ediyorlar diyorum’ demişti.

Bu okullar sevgi solukluyordu.

Yıllarca birbiriyle savaşmış ülkeler arasında barış köprüleri kuruyorlardı.

Yakın gelecekte, kucaklaşmak isteyen insanların bu köprülere çok ihtiyacı olacaktır.

Sadece Türkiye’nin değil, nice ülkelerin gecelerine birer şafak parıltısı gibi doğdu bu okullar.

Işık süvarisi bir öğretmen; “Anlatmak istediğim çok şey var… İlk gittiğimizde vardığımız yerin halkının bizi törenle karşıladığını mı, okullarımızın kapanma dedikoduları çıkarıldığında velilerin valilik önünde açlık grevine gittiklerini mi, yoksa öğrencilerin yerli öğretmenlerden çok bizi sevdiklerini mi?…

“Hayır hayır! Ben sadece dilimizle ilgili bir hatıramı anlatacağım. Bir gün sınıfta modern fizik dersi anlatıyorum. Daha ben tahtaya soruyu yazıyordum ki, Viktor adında çok sevdiğim bir öğrencim, soru bitmeden cevabı söyledi. Ben gayri ihtiyari “Afferin ulan Viktor!” dedim. Viktor saygıyla ayağa kalktı ve beni hayrete düşüren şu sözü söyledi: “O sizin teveccühünüz hocam.”

“Bir benim Türkçem’e bak! Bir de şu çocuğun kullandığı Türkçe’ye” dedim.

Utandım… Bu çocuklara bu Türkçe’yi öğreten Türkçe öğretmeninin elinden öpmem lazım dedim.”

Uydurukça kelimeler kullanmak milli günahtır.

Türkiye’yi ve Türkçe’yi sevda haline getiren bu kahraman öğretmenlerin ellerinden biz de saygıyla öpüyoruz.

Yüksek karlı dağlar bahara geçit vermeyecek gibi dururlar hep.

En çetin kışlar sımsıcak bir baharı içinde saklar ve gün gelince dağlar bile direnemez, geçit verir bahar yolcularına.

Dedim ya…

Bu bahar, hiç olmadığı kadar taze umutlarla geliyor.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.