HARUN TOKAK

Bizim iller sensiz…

Tanrı Dağları’na ulaştıklarında kış bütün şiddetiyle bastırmıştı.

Uçsuz bucaksız çöllerde ölümün ardı arkası kesilmeyen pusularından kurtulmuşlardı ama Kırgız köylüleri yardımlarına koşmasaydı, bu dağlarda donmaları işten bile değildi.

Taklamakan Çölü’nde yakalandıkları kum fırtınasını geldi akıllarına. Uygurlar boran diyorlardı bu fırtınaya. Gün boyunca aralıksız baskınlar düzenleyip durmuştu boran. Bazı eşyalar uçmuş, sığındıkları çadırları yamulmuş, kırılmış ve yırtılmıştı. Develer kendilerini korumak için yere yapışmışlardı. Sonlarının geldiğine en çok da orada inanmışlardı.

İpek Yolu’nu yeniden yürüyorlar, uğradıkları ülkelerin dillerini, dinlerini, geleneklerini, kültürlerini, damak tadlarını yeniden keşfediyorlardı.

Tarihteki gezginler gibiydiler…

Bir zamanlar ipek, porselen ve baharatı, doğudan batıya, batıdan doğuya taşıyan İpek Yolu yolcularına benziyorlardı.

1996 yılının Haziran’ıydı.

Çin’in Şian şehrinden başlamıştı yolculuk.

Kervan, on deve, iki kangal ve dört kişilik mürettebattan oluşuyordu.

Sıcak yaz günleri de geride kalmış; kış bastırmıştı.

Tanrı Dağları’nın zirvelerini tırmanıyorlardı.

Gökyüzüne bir merdiven gibi dayanan Tanrı Dağları’nı aştıklarında, kutsal dağın kanatları altında büzüşmüş küçük bir kasaba gördüler.

Kasaba karanlığa gömülüydü.

Sadece bir tek binada ışık yanıyordu.

O ışığa doğru yürüdüler.

***

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en saygın dergilerinden Foreign Policy, yaşayan 100 entelektüel arasında Türkiye’den Fethullah Gülen Hocefendi ve Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’u da seçince hayalim birden Beşinci Kat’taki o güzel günlere gitti. Hocaefendi o katta ikamet ediyordu.

O gün Mehmet Ali Birand’ la birlikte İpek Yolu projesi sahibi Arif Aşcı da vardı. Aşcı, İpek Yolu yolculuğundan yeni gelmişti.

Sofradakiler, anlatılanları can kulağı ile dinliyordu.

“Çin sınırını aşıp Kırgısiztan’a geçtiğimizde Tanrı Dağları’nın eteklerinde küçük bir kasaba. olan Narin’e ulaşmıştık

Kasaba, karanlığa gömülüydü.

Tek bir binada ışık yanıyordu. O ışığa doğru sürdük kervanı.

Binanın önüne geldiğimizde tabelada “Narin Türk Lisesi” yazıyordu.

Önce maceracı birkaç Türk gencinin işi olmalı diye düşündük. Sonra olayın büyüklüğünü anladık.

Develerle gerçekleştirdiğim dev proje gözümde küçülmeye başladı.

Bu okulda çocuklar tüm kasabanın sızdığı bir saatte gece geç saatlere kadar ders çalışıyordu. Bize hem Türkçe, hem İngilizce, hem de Kırgızca şarkı söylediler.

Bu benim için inanılmaz bir olaydı. Çünkü bu müthiş olay benim ülkemin çok genç insanlarınca gerçekleştiriliyordu.

Öğrencilerin, öğretmenlerin gözleri pırıl pırıldı. Çocukların tamamı Türkçeyi öğrenmişlerdi. Bize çok zekice sorular sordular.

Gelecek o çocukların.

Bu parlak geleceğin de farkında bu çocuklar. Bu çocukların başarılarını görünce sadece öğretmenlerinin şahsi başarıları zannettik.

Ama hayır! Daha sonra İpek Yolu üzerinde göreceğimiz bütün okullardaki öğrenciler pırıl pırıl ve çok zekiydi.

Bu okulların Kamboçya, Japonya, Afganistan gibi en ulaşılmaz yerlere de açıldığını duyunca oturup üzerinde tekrar tekrar düşünme gereği duyduk. Yollarda düşünüp tartışmaya çok vaktimiz oluyordu.

Bu okulları da çok düşündük ve çok tartıştık. 6 aylık Orta Asya yolculuğumuz boyunca inanın bizi en çok etkileyen olay buydu.

Ben iddia ediyorum 21. yüzyılın en büyük projesi bu.

Bu proje çok daha fazla konuşulacak.

Günümüzün modern kervansaraylarında konakladık ve hayran kaldık. Bize bölgeyle ilgili altın değerinde çalışmalarını anlattılar.

Artık alışmıştık bir sonraki şehirde hangi okulların olduğunu sormaya.

İnanın ben bu olayı anlatamıyorum. Hiçbirinin derdi para değil. Çöl koşullarında olan yerlerde okul açmışlar. İnanın Afganistan’da, Türkmenistan’da öyle yöreler var ki bizim sürgün yeri dediğimiz Doğu, herhalde bu yörelerin yanında saray kalır.

Fakat oradaki Türk gençleri Türkiye’yle kıyaslanmayacak zorluklardan bile hiç rahatsız değiller.

Basketbol takımları kurmuşlar, orkestralar kurmuşlar. Çevreye hareketlilik getirmişler. Ufak şehirlerde tek dinamizmi oluşturmuşlar.

Kamboçya’da turistlerin bile giremediği bir yere okul açmayı kim başarabilir ki; Çağın projesi bu okullar.” diye bitirdi sözlerini Arif Aşcı.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin anlatılanlardan duyduğu memnuniyet yüzünden okunuyordu. Dünyanın dört bir yanındaki gönül erlerinin gayretleri onu ziyadesiyle sevindirirdi.

Mehmet Ali Brand’ın da çok etkilendiğini bu gün gibi hatırlıyorum. Her zamanki gibi elini çenesinin altına koymuş ve iki de bir “Arif, demek öyle ha!” deyişini hiç unutamıyorum. Daha sonrada Türk Okulları ile ilgili iki bölümlük güzel bir belgesel yapmış ve 32. Gün’de yayınlamıştı.

O günlerde; gazeteciler, sanatçılar, bilim adamları, din adamaları, siyasetçiler Beşinci Kat’ın müdavimleriydi.

Gelen- gidenlerle dur durak bilmeksizin dolar boşalırdı.

Beşinci Kat; dev dalgalara kapılan gemilerin umut limanı gibiydi.

Günler ne günlerdi…

Gün boyunca apaydın bir hareketlilik olsa da; gecelerde sessizlik, bir şarkı gibi huzuru beslerdi.

Ötelerden esintiler, odalarda, koridorlarda üfül üfül gezinir dururdu.

Her gece ruhlar, mor pembe ışıklarla kuşatılırdı.

Birkaç gün önce, o günlerin hicran ateşiyle bağrı yanık birkaç kişiyle birlikte Beşinci Kata uğradık.

Pek mahzundu.

“Yine bulunduğu yerden başını göklere kaldırmış gibi, semaları gözeten ve hep öyle tepeden bakıp, istikbal edeceği misafirleri bekleyen bir hal ve bir teşrifat edası içindeydi.”

Hüzün vardı gülen yüzünde…

Işıktan iklimiyle herkese bağrını açan, her dem ruhaniyet yağmurlarıyla yıkanan bu ulvi mekân pek yalnızdı.

Eşyaların her biri yerli yerinde duruyordu.

Sanki sahibi hemen gelecek ve boş duran koltuğuna oturuverecek gibi bir hal vardı. Duvarda dünya haritası ve üzerinde büyükçe bir kalem…

Akvaryumda sağa sola toslayıp duran rengârenk balıklar

Ağaçların boynu büküktü.

El öperek…

Alınlarından öpülerek,

Sırtları sıvazlanarak

Gözlerde irileşen yaşlar silinerek…

Nice yiğitler salınmıştı yollara…

Bu kutlu kattan bir ok gibi fırlamıştır küheylanlar, dünyanın dört bir yanına. Bu kutlu kattan; şimşek gibi koşmuştur kahramanlar serhat boylarına… Bu kutlu kattan bir güneş gibi doğmuştur ışık süvarileri mazlum milletlerin ufuklarına…Bu kutlu kattan koparak aydınlatmaktadır Asya’yı, Tanrı Dağları’nın eteklerindeki ışık.

Bu kutlu katta, şimdi hüzünden rüzgârlar çığlıklaşıyor.

Havuz tehi bülbül hamuş…

Hatibin koltuğu boş ve bir başına…

Kanepeler kederli…

Çiçekler yine rengârenk açmışlardı.

Bazıları başını balkon duvarından sarkıtmış dış yolu, bazıları da gözlerini içeriye dikmiş iç kapıyı gözlüyor.

Ne onların gülücüklerini gören ne de kokularını duyan var.

Öylece duruyorlar

“Gurbete giden bahçıvan bu bahar gelir mi?” diye “Gül Pembe” bestesi eşliğinde bekleşiyorlar.

Tıpkı “Film Gibi”de açılan kapıdan, yıllarca göremedikleri yakınlarını yaşlı gözlerle gözleyenler gibi.

“Güz yağmurlarıyla bir gün göçüp gittin;

İnanamadık gülpembe.

Bizim iller sessiz, bizim iller sensiz

Olamadı gülpembe”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.