HARUN TOKAK

Birleşen Yollar

Gün ortası… Görkemli ahşap konak derin bir sessizliğe gömülür.

Bir kadın, konağın odasında nurdan erişilmez bir abide gibi durmuş, başında beyaz başörtüsüyle namaz kılmaktadır.

Huzur doludur yüreği…

Öyle bir alem içinde ki… Sanki gönlünde her dem taze baharlar büyüyor.

Gözlerini yummuş, ışıklı yağmurlarda yıkanmaktadır.

Yeryüzü aydınlık bir atlas, toprak her şeyi şefkatle bağrına basan bir anne gibi durmaktadır karşısında.

“Sular, aşk ve vuslat şarkılarıyla sonsuzun nağmelerini duyuran bir çağıltı ile akmakta, dağlar o heybetli halleriyle, ovalar, o mütevazi duruşlarıyla, bağlar, bahçeler de o rengarenk güzellikleriyle tebessümler yağdırmaktadır.”

Siyah gözleriyle, bütün eşyayı bir sevgi şöleni gibi seyrediyor, bir sevgi armonisinden güftesiz besteler dinliyordu.

Birleşen Yollar’ın tam ortasında ışıktan bir helezonun içinde nurdan bir melek gibi duruyor.

Göğsüne bağladığı elinin altından, gönül yamaçlarına doğru ılık ve tatlı bir esintinin gezintiye çıktığını farkeder.

Sanki sevdiği birisiyle el ele tutuşmuşlar, aydınlık yamaçlarda sonsuz bir ufka doğru yürüyorlar….

Rol icabı da olsa o ilk namaz, gurbetten dönen evladını şefkatle bağrına basan bir ana gibi basmıştır bağrına onu.

Secdeye vardığında,seccadenin sıcak busesini, güzel ve geniş alnında hissedince daha fazla dayanamaz ve bırakır kendisini.

Bir sessiz çığlık kopar koca konaktan, kimsenin duymayacağı, kimseye duyurulamayan bir feryattır bu…

* * *

1970’ler…

Köylerinden, kasabalarından kopup gelen binlerce çocuk gibi biz de okumak için ağabeyimle birlikte şehre gelmiştik.

Ayağımızda, lastik ayakkabılar ve süvarilik vurulmuş yamalı pantolonlar…

Babam, bazı günler köyden saman getirir, satmak için de, at arabasıyla sokak sokak dolaşırdı.

Okul harçlığımızı alabilmek için yazın o sıcakta saman tozlarının başımızı gözümüzü okşadığı arabanın peşinden gittiğimiz günler, gözümün önünden hiç gitmiyor.

Ağabeyimle kitapları çok severdik. Ama o yıllarda okuyacak kitap bulmak da, almak da meseleydi.

Kitapçılara gidiyor, taze çıkmış bir kitap gördüğümüz zaman, yeni doğmuş sevimli bir kuş yavrusu gibi avucumuzun içine alıyor, okşuyor ve derin bir iç geçirerek tekrar yerine bırakıyorduk.

“Minyeli Abdullah” yeni çıkmıştı. Elden ele dolaşıyordu.

Ardından, giyimi, kuşamı, duruşu ve etkileyici konuşmaları ile, milyonları peşinden sürükleyen efsane kadın Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı.

Sonra daTarık Buğra’nın “Küçük Ağa’sı, arka arkaya geldi.

Milli kültürmüze ait bu ilk romanlar, benim gibi kırsal kesim çocuklarının kültür kimliğinin oluşmasında son derece etkili olmuş, binlerce genci âraftan kurtarmıştı.

Yürümek zorunda olduğumuz yollarda karanlığa yakılmış ışık gibiydiler.

Huzur Sokağı romanındaki Bilal ve Feyza, çağımızın Leyla ile Mecnunu gibiydi.

Onu okuyan genç kızlarımızın amacı, sadece Feyza gibi idealist bir kadın olmak değildi ; aynı zamanda Bilal gibi idealist bir genç arıyorlardı.

Delikanlılar ise hem Bilal gibi dindar ve idealist bir genç olmak istiyor hem de Feyza’nın şahsında hayallerindeki Leyla’nın peşinden koşuyorlardı.

1970’de Huzur Sokağı , “Birleşen Yollar” adıyla beyaz perdeye aktarıldı. Dindar kesim sinemalara koştu.

O yıllarda, şimdiki gibi, Kurtlar Vadisi’ndeki Ömer Baba ya da Ekmek Teknesi’ndeki Nusret Baba gibi dindar ve bilge insanları sinemada görmek imkansızdı.

Türk sinemasının din ve dindarla problemi vardı. Sinema tam da beslenebileceği kökleri kurutacak kadar ideolojikti.

Birleşen Yollar’la, dindar kesimin sinemayla yolları birleşmiş, küskün yıllar geride kalmıştı. Hasılı Türk Sineması birkaç gün önce sessiz sedasız Hakk’a yürüyen Yücel Çakmaklı’nın Birleşen Yolları’yla yeni bir dönme girmiş ve milli sinema günleri başlamıştı.

Birleşen Yollar’ın bende zamanla gençliğime dair bir nostaljiye dönen hatırası , yıllar sonra bir gün filmin perde arkasını öğrenmemle tamamlanmıştır.

Bir gece televizyonu açtığımda ekranda konuşan, Şule Yüksel Şenler’dir…

“Birleşen Yollar”daki namaz sahnesini anlatıyor.;

“Çekim sırasında da Türkan Şoray’la birlikteyiz. Duygularında da çok güzel gelişmeler oldu. Fakat bunların doruk noktası namaz sahnesindeydi;

Feyza’nın hidayet sahnesi…

Ellerimle örttüm başını, namazı nasıl kılacağını tarif ettim. Bir hayli çalıştıktan sonra namaz sahnesi çekimi başladı.

Seccadesini seriyor ve namaz kılıyor… Büyük bir ahşap konakta çekiliyordu film. Tam Tahiyyat’a oturduğu sırada kamerada bozukluk oldu. Rejisör;

‘Hiç yerinizden kıpırdamayın, hemen devam edeceğiz’dedi.

Ortada sessizlik…

Türkan Hanım, namazı bıraktı; yan olarak oturdu.

Öyle bir alem içinde ki… Etrafında kimseyi görmüyor;

‘Şule Hanım,Şule Hanım…Nerdesiniz?’dedi.

Hani âmâ bir insan el yordamıyla oturacağı yeri arar ya aynen öyle. Türkan Hanım bir şey mi oldu dedim. Baktım siyah gözlerinde yaşlar irileşmişti.

‘Şule Hanım namazın rol icabı olanı insanı bu kadar etkilerse ya…’

Sözlerinin sonunu getiremedi,

‘Size yapamam, diyordum ama nasıl olacak bu? Bu halimle nasıl namaz kılacağım’

Birden fenalaştı ve;

‘Şule Hanım çok rica ediyorum. Herkes dışarı çıksın’

Hepimiz dışarı çıkıp kapıyı kapattık. Gazeteciler de yanımızda, herkes ne olacağını merak ediyor.

İçerden,önce yavaş yavaş hıçkırık sesleri…. Daha sonra; .

“Anneeeem..’diye bir feryat. Koca konak inledi.

‘Annem, önümde bu nurlu yollar varken, … mahşerde iki elim yakandadır annem…’

Hıçkırıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyor. Düşünebiliyor musunuz ? Herkes hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Bir müddet sessizlikten sonra kapı açıldı. Gözleri şiş şiş…

‘Türkan Hanım, isterseniz gelin, bir saat dinlenin, sonra devam ederiz ‘dediler.

‘Hayır, lütfen, devam edemeyeceğim. Ben birazdan giyinip geliyorum.’dedi ve içeri girdi. Çıkarken, daha önce hacdan gelip ona hediye ettiğim büyük şalı başına örtmüş, dolamış, yanıma geldi.

Yalvaran gözlerle karşımda durup :

‘Şule Hanım, bakın, rica ediyorum, bugün hiç değilse karşıya geçene kadar beraber olalım.’ Ellerimden tutarak;

‘Şule Hanım, size yalvarıyorum, hiç değilse Karaköy’e kadar…’

“Tamam” dedim ve arabaya bindik. Başını sağ omzuma koydu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Ellerimi tutarak;”

” Şule Hanım, biliyor musunuz ne kadar duyguluyum. Aslında Feyza benim… Feyza benim ancak sesimi hiçbir yere duyuramıyorum, duyuramam da…”

Gönüllerde yer eden insanların , yüreklerinden kopup gelen bir sesleri olduğunu düşünmüşümdür hep. Bu hatıra da bu düşüncemi destekliyor. İster istemez düşünüyorum, gökkubbenin altında en dokunaklı, en içli ve en etkili ses, insan sesidir.

İnsanın kendi sesi…

Öyle ki her zaman hançereden çıkmaz, her zaman fonetik değildir ve en çok da o zaman ulaşır kendine ve diğerlerine.

O zaman sadâlaşır, o zaman gür ormanların uğultusu gibi sayhalaşır ve o zaman gökkubbede bakileşir.

Tıpkı tabutunu başbakanların taşıdığı, büyük ustaYücel Çakmaklı’nın sessizce aramızdan ayrılmasına rağmen, geride hoş bir sadâ bırakan “çok sesli ölümü” gibi.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.