HARUN TOKAK

Bir Ufuk İnsan Tanıdım

Her biri ayrı bir kıtadan ses veren eski dostlarla haftada bir sosyal medya üzerinden sohbet ediyoruz.
Oldukça istifadeli oluyor.
Kimimiz şarktan kimimiz garptan katılıyoruz.
Ortak özelliğimiz ise; hepimizin gurbette oluşu.
Ülkeleri ve ülküleri için ömrünü vermiş bu kıdemlilerin, saçları ağarmış, ihtiyarlık sabahının tatlı ışıkları, nurani yüzlerinden süzülüyor.

Uzun süreden beri Risale-i Nur sohbetlerini Cemil Tokpınar Hoca, Pırlanta Külliyatı sohbetlerini de Hüseyin Kara Hoca yapıyordu.
Geçtiğimiz hafta yapılan bir değişiklikle Hüseyin Kara Hocanın ifa ettiği görevi bana verdiler. Cemil Hoca da görevi bir başkasına devretti. Ben, Hüseyin hocamızın devam etmesini istedimse de itirazım kabul görmedi.
İlk konu Yolun Kaderi’nden “düşünce, aksiyonun bağrında inkişaf eder ”başlıklı yazıydı.

Fethullah Gülen Hocaefendi bu bölümde, “Bu güne kadar nice parlak fikriler ortaya atılmış fakat bunlar pratiğe dökülemediği için iki adım öteye gitmeden ışığını kaybetmişlerdir. Nitekim Kur’an’da imandan bahsedilen her yerde salih amele yer verilmek suretiyle düşünce ve aksiyonun bir arada götürülmesi gerektiğine işaret edilmiştir.” diyor.

Bir başka sohbetinde de sürekli ve kesintisiz aksiyondan dem vuran Hocaefendi, “Durağanlık bir atalettir” diyordu.“ Eşya tabiatı itibari ile atıldır. Ona hareket veren Allah’tır. İnsan da fizik âleminin kurallarına tabidir. Yerinde durduğunda dağılma sürecine girer. Tıpkı meteorlar gibi bir boşluk yaşadığında başka bir cazibe merkezine kapılır ve sürtünme ile aşınır nihayet bir müddet sonra erir ve tükenir.

Gece teheccüd, seherde sabah namazı, günün ilk taze ışıklarında kuşluk namazı, gün ortasında öğle, günün en yorgun anında ikindi namazı ile ruh ufkunda yeni bir seyahat, bir günün daha bittiğini haber veren ezanla ile birlikte eda edilen akşam namazı ve sonrasındaki yatsı namazı…
Günlük hayat nasıl böyle bir takvime bağlanmışsa insanlık yolundaki hizmette de günler, haftalar, aylar hatta seneler takvime bağlanmalı ve mümin bir strateji uzmanı gibi çalışmalı.”

Pek çok üstün vasıflarının yanında Hocaefendi’nin en mümeyyiz vasıflarından biri onun büyük bir aksiyon insanı olması.
Onun bulunduğu kutlu mekânda bir durgunluk ve durağanlığa yer yoktur. Yirmi dört saate yayılan kesintisiz bir hareketlilik vardır. Orada bir durgunluk ve durağanlık olmadığı gibi oradan aldıkları mana ve feyizle dünyanın dört bir yanına dağılmış olan insanlarda da durağanlık yoktur.

Sadece insanlarda değil aynı zamanda onlara ait mekân ve müesseselerde daimi bir hareketliliğe şahit olursunuz. Adeta taşlar, tuğlalar, duvarlar ve duvarlardaki yazılar hareket halindedir. Ta uzaklardan size gülümseyen bu binalara yaklaştığınızda tabeladaki harflerin ve kelimelerin hareketliliğini fark edersiniz.
Çünkü o tabeladaki isim, ya geçmişte güzel hizmetlerde bulunmuş bir aksiyon adamının adıdır ya coşkun akan bir nehrin veya etrafına ışık saçan bir gezegenin…
Asla duran bir cismin adını göremezsiniz.

Söz aksiyondan açılmışken bu zor günlerde iki aksiyon adamının aramızda olmayışlarına hep hayıflanırım…
Hacı Kemal Erimez ve Aydın Bolak…

Bugün onlar aramızda olsalardı belki de Hizmet nehri başka türlü akardı.
Rahmetli Hacı Kemal’in yapıp ettikleri zaten herkesin malumu.
Bir Osmanlı beyefendisi olan merhum Aydın Bolak, Fethullah Gülen’in teşvikiyle açılan okullara her fırsatta destek veren çok değerli bir aydındı.

Onunla tanışmasını ‘talihlilik’ olarak nitelendiren Hocaefendi, Aydın Bolak’la Sakıp Sabancı’nın evinde görüştükten sonra edindiği intibaı şu sözlerle dile getirmişti: “Yüz yüze görüşüp konuştuktan sonra çok daha hassas, ince, dinine, diyanetine bağlı, günümüzü çok iyi okuyan, Türkiye’yi çok iyi okuyan, yorumlarında isabetli; bana göre tipik bir Türk aydını ile karşılaştığımı gördüm.”

Aydın Bolak, Orta Asya’daki okulların açılmasında büyük hizmetlerde bulunmuş olan Hacı Kemal Erimez’in cenaze törenine katılmış ve Fatih Camii’nde on binlerin katılımı ile kılınan cenaze namazındaki hüzünlü ihtişamı görmüştü. Hacı Kemal’in ardında gözyaşı döken gençler ona çok tesir etmişti.

Onunda bulunduğu bir mecliste Fethullah Gülen Hocaefendi, duygu dolu sözlerle Hacı Kemal’in fedakârlıklarını anlatırken Aydın Bey’in, “Allah onu aldı, beni verdi.’’ anlamına gelen sözleri unutulur gibi değil.

TÜSİAD’ın kurucularından olan bu muhteşem insan, her mahfilde Hocaefendi’yi savunmakla kalmadı. Aynı zamanda Koç, Sabancı gibi Türkiye’nin en seçkin iş adamları ile de sık sık toplantılar düzenleyerek Hocaefendi’yi onlara takdim etti.
İlk defa 1980’li yıllarda Fehmi Koru ile birlikte katıldığı Antalya’daki bir konferansta dinlediğim bu değerli insanı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfında göreve başladıktan sonra yakından tanıma fırsatım oldu.

1997’nin Aralık ayı idi.
28 Şubat rüzgârlarının sert esmeye başladığı günler…

Aydın Bolak, Sultanahmet’teki Four Seasons Otelde İstanbul’un en seçkin işadamlarına bir akşam yemeği verdi. Aralarında Rahmi Koç’un da bulunduğu oval bir masa etrafındaki kırk kadar seçkin iş adamına Hocaefendi’yi takdimi hala hafızamda;
“Aranızda cumhuriyetle yaşıt olanlardan bir tanesiyim. Cumhuriyet’le doğdum ve bugüne kadar geldim. Cumhuriyetin başlangıcında, Türkiye’de henüz İslâm dini üzerinde söz sahibi ulema vardı. Birkaçını hemen zikredebilirim; Hasan Basri Çantay, Hamdi Yazır, Babanzâde Ahmet Naim, Fatin Hoca gibi pek çok ulema ile tanıştım. Tefsir yazdılar, hadis tercüme ettiler… Hepsinde yüksek bir ilim, müstesna bir ahlak vardı. Fakat hiçbir zaman bir mücadele insanı olmadılar. Yetmişimde ilk defa bir ilim ve ufukla tanıştım ben, o ufuk bize bambaşka bir şey söylüyor hem de güçlü bir sesle, güçlü bir mantıkla… O zât etrafında büyük bir sevgi hâlesi oluşturan Fethullah Gülen Hocaefendi’dir. Sizlerden ricam şudur… Hepiniz bu sevgi hâlesinin etrafında toplanınız, hepiniz bu sevgi aleyhine söylenen bütün dedikoduları cevaplandırınız; o zaman çocuklarımız mesut ve müreffeh bir Türkiye’nin çocukları olacaklardır.”

Tanzimat’tan beri hep aldanma ve aldatma kuşağında dolaşıp duran Türk aydını keşke bu sözlere kulak verseydi.

28 Şubat rüzgârlarının ortalığı kasıp kavurduğu bir kış günü ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılan Hocaefendi’nin en büyük arzularından biri bu değerli insanı dünya gözüyle bir daha görmekti ama nasip olmadı.

Aydın Bolak, 2004’ün Temmuz ayında aramızdan ayrıldı.

Vuslat bir başka bahara kaldı.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.