HARUN TOKAK

Babacığım! Ceketin ‘Sen’ kokuyor

Babacığım! Ceketin Sen kokuyor.

“Ben babamın ilk göz ağrısı ve en iyi dostuydum. Geçen hafta ilk defa bir babalar gününü babasız geçirdim. Babası hayatta olan herkesin babasına sarılmasını ve kucaklamasını arzu ediyorum.

Bazıları, ‘babanız öldü artık kendi hayatınıza dönün’ diyor. Bilmedikleri bir şey var ki babam hala bizimle birlikte yaşıyor.”

***

Bunlar, geçtiğimiz hafta babalar gününü ilk defa “babasız” geçiren, Büşra’nın sözleri…

Geçenlerde, babasına yazdığı bir mektupla çıkageldi. Güzel gözleri, yaralı yüreğinin kan sızan derelerinden devşirdiği hüzün çiçekleriydi.

Büşra’nın babası Mehmet Bey’le ilk defa 1992’de Maraş’ın doyumsuz yaz akşamlarında tanışmıştım.

Koşması küheylanları kıskandıran bu kahramana, Kahraman Maraş dar gelirdi.

Son Kurban Bayramı’nda Doğu’daki kardeşlerini yalnız bırakmamak için arkadaşlarıyla birlikte Hakkari’ye gitmek üzere yola koyulurlar.

Hepsi kırk arkadaştırlar.

Ahır dağının eteklerinden aşka yelken açmış bir ece gibi bereketli ovaya bakan Maraş’ta gün batımıdır.

On altı saatlik gece yolculuğunun ardından, Hakkâri’ye ulaştıklarında Sümbül dağında gün çoktan ışımaya başlar.

Bayramın birinci günü, şehrin sokaklarında akşama kadar bir kapıdan diğerine koşarlar.

Mehmet Bey, dönüş yolunda ölümün, karlı dağlarda, kıvrılarak uzayıp giden buzlu yollarda kurduğu ardı arkası gelmeyen pusuların sonuncusunu savuşturamaz.

İşte Büşra o kahraman şehidin kızıdır…

Elinde tuttuğu mektub, babasınadır.

Hem de babasının kalemiyle…

……………..

Babacığım!

Bu satırları, senin kaleminle yazıyorum.

Ceketinin cebinden aldım.

Kızma bana babacığım.

İzinsiz almak istemedim.

İzin alacaktım ama… Sen yoktun.

Kalemi alırken dayanamadım, ceketine sarılıp ağladım.

Ceketin gözyaşlarımla ıslanırken bir şey fark ettim.

Babacığım biliyor musun, ceketin “sen” kokuyordu.

Son Kurban Bayramı’nda Doğu’daki kardeşlerini yalnız bırakmamak için arkadaşlarınla birlikte Hakkari’ye gitmiştin.

Bayram namazından sonra eve gelmeye vakit bulamamıştın. Ve yine kırk yıldır hep bayramın ilk günü, en evvel öptüğün babaannemin elini de öpememiştin.

Hakkari’ye vardığınızda gün bir hayli ilerlediğinden, hemen işe koyulmuşsunuz.

Açılan kapılardan şaşkın yüzlerle bakanlara:

“Biz Kahramanmaraş’tan geldik, sizin kardeşleriniziz” diyerek, yeni bir kapıya koşmuşsunuz.

Son paketi de ihtiyaç sahibine bıraktığınızda Sümbül dağları da karanlığa gömülmüş.

Ve dönüş yolculuğu başlamış.

Karanlığın kollarında durgunlaştığını fark ederek, “Bir derdin mi var?” diye soran arkadaşına;

“Seneye daha çok kurban keselim, olur mu? Çalmadık kapı bırakmayalım.” demişsin.

Birlikte ağlamışsınız.

Otobüs, karanlıkta ölümün pusu kurduğu karlı yollarda yol alırken bir anda araç kaymaya başlamış.

Korkunç bir gümleme sesiyle sarsılan otobüs, beton bir bariyere çarpmış.

Sonra bir ses daha… Sen, tutunacak dalı olmayan, kanadı kırık bir kuş gibi camdan dışarı uçmuşsun.

Bir an sessizlik… Derken feryatlar yükselmeye başlamış.

“Mehmet Abii!”, “Mehmet Abii!”

Arkadaşların, kar kelebekleri gibi üşüşmüşler başına.

Kimisi kendini tutamayıp yüksek sesle ağlamaya başlamış.

İçlerinden biri, “Sakin olun, burası ana yol, mutlaka araba geçer.” diye teskin etmeye çalışmış.

Uzaklardan, farlarıyla gecenin karanlığını delerek gelen bir araba görünce, sevinmişler…

Sen baygın bir halde buzların üzerinde yatarken güçlükle nefes alıp veriyormuşsun.

Gelen araç, ne yazık ki, bir kamyonmuş. Bu yolda bir sonraki araba kim bilir ne zaman geçer, diyerek seni o kamyona bindirmişler. Gecenin ayazında kamyon uzaklaşırken, ardından dökülen gözyaşları inciler gibi düşmüş buzların üzerine.

Bize haber vermeye cesaret edememiş, Süleyman Amcamı aramışlar.

Kaynar sular dökülmüş amcamın başından aşağıya.

Van’da, televizyondan kaza haberini izlerken seni gören bir kadın, oğlundan kendisini hastaneye götürmesini istemiş. Oğlu;

“Anne, sen onu tanımazsın ki !” demiş ama annesinin verdiği cevap, isteğinden daha da şaşırtıcı babacığım:

“Dün gece rüyamda bir çiçek bahçesi gördüm, bahçenin girişinde bana dediler ki, burası veli bir zat’a aittir. İçeri girince televizyonda izlediğim Mehmet Bey’i gördüm, beyazlar içindeydi. ‘Oğlum, sen ne yapıyorsun burada?’diye sordum. Bana, ‘Ben burada güllerimi topluyorum, çiçeklerimi topluyorum.” dedi.”

Ve bir gün…

Rüzgârın buz kestiği bir gün…

Sen geldin babacığım.

Kalabalıkların elleri üstünde geldin. Sevenlerin kalbine sarılı geldin.

Buz gibi beyaz bir kefene bürünmüş geldin.

Evin önü, ana baba günüydü. Annem, kardeşim Sena ile bizi, kalabalığı yararak, senin yanına götürdü. Kalabalığın arasından yürürken başı dikti. Sonra gözlerini senin o siyah gözlerine son defa dikerek;

“Sen hiç üzülme. Taşıdığın bayrağı kızların devraldı.

Hiç düşmeyecek.

Söz veriyorum, kızların sana saliha evlat olacak.” derken, kederden erişilmez bir kale olmuştu sanki.

Annem; “Sen bizi incitmedin, Rabbim de seni incitmesin” derken, sen her zamanki gibi yine tebessüm ediyordun.

Doya doya öptük o gün senin ellerinden, yanaklarından.

Ölüm seni güzelleştirmişti babacığım. O gün, ölümün güzel şey olduğunu gördüm senin güzel yüzünde.

Soğuk bir kış günü seni kabre koydular. Küreklerin kabre taşıdığı her toprak parçası seni bizden biraz daha ayırdı. Kur’an sesleri kürek seslerine karıştı. Ve sen, bizden bütün bütün ayrıldın babacığım.

Biz annemle eve döndük.

Odan boştu.

Son giydiğin ceket asılı duruyordu; içinde sen yoktun babacığım.

Ayrılığın her geçen gün dayanılmaz bir hâl alıyor.

Kalbimizdeki hüzün çiçekleri her geçen gün büyüyor babacığım.

Bir kere daha o sıcak gülüşünü görmek, sana sarılmak, bağrına yaslanıp sevgimizle dolu kalbinin atışlarını dinlemek, siyah saçlarını okşamak istiyorum.

Bizi yetim bıraktın babacığım…

Bu acıyı yaşamayan bilmez.

Bilmezler ki bir yerde, ışığı yanan bir evde yetimlerin yüreği de yanıyordur.

Geceleri gelip hani bizi öper, koklar, üstümüzü örterdin ya baba… Odamıza gelirken ki ayak seslerini, saçlarımda gezinen ellerini, sımsıcak nefesini özlüyorum baba.

Baba sana sesleniyorum. Hadi yeter bu kadar şaka.

Dayanamıyorum bu hasrete.

Nefes alamıyorum baba.

Beni ilkokula sen götürmüştün.

İlk burs ve yardım toplantısına da… Ben o zaman daha çok küçüktüm. Talebelere burs verilecek, diye yardım toplanırken ben de çıkarıp kolumdaki küçük bileziği vermiştim. Herkes “Bu çocuk neyin ne olduğunu bilmeden nasıl bileziğini veriyor? ” diye merak etmişti.

Vermeyi çocuk yaşta öğretmiştin bize babacığım

Yakında mezun olacağım, evleneceğim, çocuklarım olacak ama sen olmadığın için hayatımda bir şeyler hep eksik olacak babacığım.

Bir yanım hep ağrıyacak, sol yanım hep acıyacak…

Bu satırları senin kaleminle yazıyorum.

Ceketinin cebinden aldım.

Kızma bana babacığım.

İzin alacaktım ama… Sen yoktun…

Kalemi alırken dayanamadım, sarıldım ceketine ağladım.

Üzülme, annem fark etmedi baba.

Ceketin, gözyaşlarımla ıslanırken bir şey daha fark ettim,

Ceketin gül kokuyordu.

Güleç yüzlü babacığım,

Gül kokulu babacığım!

Ceketin “sen” kokuyordu.

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.