HARUN TOKAK

Ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’

“Tek başıma yattığım bir odam var. Bir çelik dolap, yere sabitlenmiş bir demir karyola, kantinden satın aldığım bir komodin, duvarlara yapıştırdığım eski hayatıma dair fotoğraflar. Daha doğrusu, canımdan kıymetli sevgili çocuklarım, torunlarım, abim, gelinler, yeğenler… ama onlara çok bakamıyorum. İnsanın yüreğinin hıçkırıkla sarsılmasının ne demek olduğunu burada öğrendim. Bakışlarım resimlere değince, bağrımda bir fırtına kopuyor…”

Yukarıdaki satırlar üç yılı aşkın bir zamandır güneşi görmeyen Nazlı Ilıcak’a ya da daha doğru ifade ile onun durumunda olan on binlere ait.

Dışarıda sonbahar rüzgârları, içimizde Nazlı Ilıcak’ın sözleri fırtınalar koparıyor.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda göreve başladıktan sonraki ilk büyük organizasyonumuz, 1997’nin son günlerinde yaptığımız “Ulusal Uzlaşmaya Teşvik” gecesiydi.

Program gecesi yılbaşına hazırlanan İstanbul ışıl ışıldı.

Her zaman tipiye borana meydan okumaya alışkın insanlar, mevsimin soğuğuna aldırmadan ıslak kaldırımları adımlayarak Harbiye’deki Hilton Oteli’nin görkemli salonuna dolmaya başladılar.

Bir yıl önce Hoşgörü Ödülleri’ne ev sahipliği yapan Vakıf, şimdi de 28 Şubat rüzgârları ile yeniden sertleşen ortamı bu defa da “Ulusal Uzlaşmaya Teşvik’’ gecesiyle yumuşatmaya çalışacaktı.

Hoşgörü Ödülleri Gecesi, toplumun, laik-anti laik, Kürt-Türk, Sünni-Alevi gibi kamplara ayrıldığı, ülkenin parçalanmış bir kristal haline geldiği o günlerde yeniden bir sevgi ve hoşgörü toplumu oluşturma yolunda atılmış büyük bir adım olmuştu.

Fethullah Gülen Hocaefendi ile Prof. Dr. Toktamış Ateş’in birbirine kenetlenen elleri gecenin en anlamlı fotoğraflarından biri olarak hafızalara kazınmıştı.

Toplumsal uzlaşmaya doğru büyük bir adım atıldı derken; 28 Şubat rüzgârları ile hava birdenbire yeniden sertleşmişti.

Böyle bir geceyi gerçekleştirmek hiç de kolay değildi. Zira o günlerde Hocaefendi ‘Batı Çalışma Grubu’nun irticai faaliyet gösterenler listesinde çoktan yer almıştı.

Yani Milli Güvenlik Kurulu’nun kara listesindeydi.

Erbakan Hoca başbakanlığı bırakmaya zorlanmış, protokol gereği Tansu Çiller başbakan olması gerekirken, Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a vermişti.

Askerler ayaktaydı. Refah Partisi’nin kapatma davası Anayasa Mahkemesi’nde sürüyordu.

O güne dek toplumda maya tutan, çoğulculuk ve çok kültürlülük şemsiyesi altında, kimliklerin sosyal barış içinde bir arada yaşama azmi kırılmış; yerini kıstasları belirsiz tartışmalar ve kutuplaşmalar almıştı.

O gece salonun en önünde Sayın Cumhurbaşkanı Demirel ve Hocaefendi yan yana oturuyorlardı.

Bu yan yana duruş o günler için çok değerliydi. Ankara’dan esen sert rüzgârlara karşı, bir sahiplenme bir dik duruştu.

Barkovizyon gösterileri eşliğinde ödüller, bir bir sahiplerini buldu.

Prof. Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Şerif Mardin, Prof. Dr. Nilüfer Göle, Hülya Koçyiğit, Sakıp Sabancı, Üzeyir Garih, Nevval Sevindi, Mehmet Ali Birand, Sami Yıldırım, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İhsan Doğramacı, Nihat Gökyiğit ödüllerini aldılar.

Başbakan yardımcısı Bülent Ecevit ve Meclis Başkanı Hikmet Çetin bütçe görüşmelerinden dolayı geceye katılamadılar.

Sayın Ecevit daha sonra vakfa teşrif ederek ödülünü aldılar.

Siyaset, sanat, medya ve iş dünyasından ünlülerin kenetlendiği büyüleyici gecede, ödül alan ve verenler anlamlı birer kısa konuşma yaptılar.

Yıllarca Özel Yamanlar Koleji’nde genel müdürlük yapan Sezen Aksu’nun babası geçtiğimiz günlerde vefat eden Sami Yıldırım, Cumhurbaşkanı’na hitaben yaptı konuşmasını;

“Cumhurbaşkanımızın huzurunda söylüyorum ki bu okullarda Milli Eğitimin amaçlarına uygun başarılı, ahlaklı öğrenciler yetişmektedir.”

Prof. Dr. Halil İnalcık, Hocaefendi’ye hitaben yaptı konuşmasını;

“Muhterem Hocaefendi! Sizin açtığınız okulu cumhurbaşkanıyla birlikte üç sene önce Moğolistan’da ziyaret ettik. Türk bayraklarıyla karşıladılar, İstiklal Marşı’nı söylediler. Gözyaşlarımızı tutamadık. Bu başarı için sizi candan tebrik ederim. Bu anlamlı ödülü aldığım için teşekkür ediyorum.”

Şimdilerde dört duvar arasındaki Nazlı Ilıcak’ın çeliğe su verme misali yaptığı konuşma hem Cumhurbaşkanı Demirel’e hem de Hocaefendi’ye hitabendi.

“Ben, Sayın Cumhurbaşkanı’nın burada olmasını, bir çirkinliği ve bir hatayı düzeltme gayreti olarak görüyorum. Sayın Demirel’in burada bulunması Fethullah Hoca hakkında Ankara’da ileri geri konuşanlara cevap niteliğindedir. Sayın Hocamız çok ince ruhlu bir insandır. Bu yüzden de kendisiyle bağlantı kurulan okulları Milli Eğitime devretmeye kalkmıştır. Kendisi verse bile bizler buna razı olmayız. Muhterem Hocam! Sayın Demirel’in Zincirbozan’dan bana yazdığı iki cümleyle hitap etmek isterim: “Kamer esna-i zaafında bile müşarün bi’l benan olmuş ” (Ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’ diye parmakla gösterilir) “Bir gece daima iki gündüz ortasındadır. “Muhterem Hocam! Siz de bütün söylentilere rağmen ayaktasınız.”

Gecenin sonunda Cumhurbaşkanı Demirel, sahneye Hocaefendi ile birlikte çıktı. Demirel, en büyük ödül olan “devlet adamlığı” dalındaki ödülünü Hocaefendi’nin elinden aldı.

Ağır meyve yüklü dalları andıran Hocaefendi, tevazu ikliminde yaptığı kısa konuşması gönüllerde ufuklar açtı.

En son kendinden emin ve topyekûn bir vatanı ve milleti kucaklayıcı konuşmasıyla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geceye son noktayı koydu:

“Sayın Gülen’e fevkalade veciz sözlerinden dolayı teşekkür ediyorum.” diyerek başladı konuşmasına.

“İbret dolu, ders dolu bir geceydi. Birliğimizi, dirliğimizi güçlendiren sizlere teşekkür ediyorum. Tarihimizin derinliklerinden gelen direktifleri hatırladık. Hoca Ahmet Yesevîleri, Hacı Bektaş-ı Velileri hatırladık. Bunlar bizim büyük medeniyetimizin mimarlarıdır. Hep barış içinde yaşamayı, birlikte, beraberlikte olmayı bize tavsiye etmişlerdir. Bu ülkenin insanları hangi kökenden gelirse gelsin bin sene içinde bu toprakları vatan yapmışlardır. Ona sahip oldukları sürece mutlu olmuşlardır. Devlet sizindir. Bedeli ecdadımız tarafından ödenmiştir. Gelin birbirimize sarılalım.
Bu tören çok öğretici olmuştur. Gönül isterdi ki bu töreni Türkiye’den herkes izleyebilsin. Bu ülke bize emanettir. Türk milletinin birliğini, dirliğini güçlendirecek bu akşamki gibi hareketlerin hepsinin de yanındayım. Meclis bana cumhurbaşkanlığı görevini tevdi ettikten sonra ülkenin her köşesinin ve her kişisinin cumhurbaşkanıyım. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.”

Bu sözleri devletin en tepesindeki insan, Cumhurbaşkanı Demirel söylüyordu.

Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde değil, generallerin Hizmet Hareketi’ne savaş açtığı bir zamanda Hocaefendi’nin onursal başkanı olduğu bir vakfın gecesinde, Ankara’nın ve bütün Türkiye’nin hatta bütün dünyanın duyacağı şekilde söylüyordu.

Şimdi düşünüyorum da Demirel mezarda, Nazlı Ilıcak dört duvar arasında, ben sürgünde.

Nazlı Ilıcak…

Onu, darbeleri yargılayışından, güce karşı dik duruşundan, mazlumun yanında oluşundan hatırlıyoruz.

Başörtülü kızların yanında oluşundan, Meclis’te Merve Kavakçı’ya sahip çıkışından tanıyoruz. Kanlıca’daki Boğaza nazır köşkü bir “Agora” gibiydi.

Mevcut iktidarın bile inşa fikrinin orada konuşulduğunu herkes biliyor.

Haksızlığa uğradıkları yıllarda Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Meral Akşener gibi pek çok siyasi ve Mehmet Barlas, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Taha Akyol, Mehmet Ali Birand, Ertuğrul Özkök gibi yazıları ile ülkeye yön veren gazeteciler onun köşkünde bir araya gelirlerdi.

Ayda bir yapılan bu toplantıların hemen hepsine beni de davet ederdi.

Her haksızlığın karşısında duran bu kocaman yürekli kadının onca yaşına rağmen dört duvar arasında dün kol kanat gerdiği insanlar tarafından tutsak edilmesi ne kadar acı.

Vefasızlık nasıl bir şey…

Üç yılı aşkındır güneşe hasret bu kahraman kadın daracık hücresinden haykırıyor…

“Tek başıma yattığım bir odam var. Bir çelik dolap, yere sabitlenmiş bir demir karyola, kantinden satın aldığım bir komodin, duvarlara yapıştırdığım eski hayatıma dair fotoğraflar. Ama onlara çok bakamıyorum. İnsanın yüreğinin hıçkırıkla sarsılmasının ne demek olduğunu burada öğrendim. Bakışlarım resimlere değince, bağrımda bir fırtına kopuyor…”

Daracık hücresinden haykırdığı sözlerle bağrımızda fırtınalar koparan bu kahraman kadına diyoruz ki…

“Ay tutulması hiç kalıcı olabilir mi, bir gece daima iki gündüz arasındadır, ay en zayıf halinde bile ‘işte orada’ diye parmakla gösterilir.”

Leave a Comment

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.